30 Eylül 2012 Pazar

Uyduruk Masallar Müessesesi

Migrenden daha beterdi çene ağrısı. Ve istatistiklere göre bu ağrıyı çeken Pipildek Popi'den başka tek bir kişi daha vardı yer yüzünde.
Arkadaşları Pipildek Popi'yi kısaca Pipi diye çağırıyorlardı. Bu onu hiç rahatsız etmiyordu çünkü Pipi'nin pis bi manaya geldiği bir dilde konuşulmuyordu onun ülkesinde.
O gün Pipi için sıradan bir gündü, zaten Pipi'nin sıradan olmayan bir günü yoktu. Yalnızca 'cennet meyvesi' de denen şeftalinin icat edildiği; gregoryanın dördüncü ayının dördüne tekabül eden gün kutlamalar yapılırdı ki bu bile Pipi'yi yalnızca bir saatliğine sıradanlığından koparabilirdi.
Pipi, hep yaptığı gibi kırmızı donlarından birini giyip kapıya doğru yöneldi, tam çıkacakken bir şey unuttuğunu fark edip geri döndü ve aynanın karşısına geçip ay kokusu parfümünü sıktı. İçinden bi ses bugün değişik bir şey olacağını söylüyordu ve Pipildek Popi temkinli olmayı çok seviyordu.
İş yerine doğru yola çıktı. Oraya, önce otobüs daha sonra da çalıştığı şirkete özel deniz motorları ile ulaşılıyordu. Çünkü iş yeri denizin tam ortasındaydı. Vay Anasını Ltd. Şti. deniz anasından kıyma yapan çok büyük bir firmaydı. Pipi bulunduğu konuma gelmek için yıllarını heba etmiş ve sonunda Derin Deniz Odası adi verilen merkeze terfi etmişti. Hüssam Denizi'nin ortasında bulunan merkezin alt kısmında denizin dibine uzanan makineler vardı. Bu makineler denizin altında uykuya daldığı tespit edilen deniz analarını önce uykusunda öldürüp onları topluyordu. Buna 'uykularla aşk yöntemi' deniyordu. Sonra onları dev kıyma makinelerinin bulunduğu fabrikaya transfer ediyorlardı. Pipi'nin görevi yakalanan deniz analarının görünüşlerini ekrandan kontrol ederek eti güzel olmayanların ayıklanmasıydı. Bu çok zor bir görevdi, aslında dişi varlıklar böyle işlerde daha dikkatli olurlardı fakat dikkatleri çok kolay dağılacağı için bu işi Pipi'ye vermişlerdi.
Öğleden sonra Pipi'nin telefonu çaldı. Arayan çene ağrısı doktoruydu. Biraz ağrılarından bahsettikten sonra doktor, yer yüzünde bu ağrıyı çeken diğer kişiyi bulduklarını; bu kişinin bisikletle otuz km/s hızla üç saat yirmi beş dakika güneybatı yönünde ilerlediğinde ulaşacağı Süt Ülkesi'nin Laktoz Kasabası'nda yaşadığını ve adının Sukurtan Bağrıyanık olduğunu söyledi. Pipi öyle heyecanlanmıştı ki birden "SANTANA!" diye bağırdı. Bu, Pipi'nin konuştuğu Küllükçede "aman tanrım, sonunda aradığım can yoldaşını buldum!" anlamına geliyordu. Ofisteki herkesin dikkati ona yönelince derhal silkelendi ve doktora, söylediği adrese gideceğini söyleyerek telefonu kapattı. İyi ki ay kokusunu sıkmıştı çünkü ne zaman heyecanlansa terliyor ve leş gibi kokuyordu.
Eve gider gitmez toparlandı. Alarmını kurdu ve bisikletine atlayıp yola çıktı. Üç saat yirmi beş dakika sonra kasabaya varmıştı. Yoldaki insanlara sorarak evi buldu. Eve ulaştı ve kapıyı çalıp bir süre bekledi. Kısa zaman sonra ayak seslerini duydu ve hemen ardından kapı açıldı. Aynı dertten mustarip iki dost olarak dakikalarca ağrılarından ve ağrılarıyla ilgili hikayelerden bahsettiler. Sonra büyük an geldi. Artık ağrı çekmeyecekleri için çok heyecanlıydılar. Biri salonun bir köşesine diğeri başka bir köşesine geçti. Amaç, hızlıca koşup çenelerini birbirine vurmaktı. İlk seferinde başarısız oldular. Neyse ki ikinci denemede becerdiler. Kısa bir baygınlığın ardından ilk kendine gelen Pipi oldu. Kendini yokladı, evet artık çenesi ağrımıyordu. Sukurtan da uyandı ve neşe içinde dans ettiler. Sukurtan ve Pipi yüz yıl sürecek bir arkadaşlığa adım atmış oldular.
Pipi evine döndüğünde huzurdan başka bir şey hissetmiyordu. Bundan böyle hiç bir tasası kalmamıştı.
Bir kaç gün sonra Pipi içindeki hissettiği boşluktan rahatsızlık duymaya başladı. Arada bir Sukurtan ile konuşuyorlar ve aynı şeyleri hissettiklerine şahit oluyorlardı. Ne yapacaklarını kara kara düşünürken sorunun ağrı bağımlısı olamalarından kaynaklandığını fark ettiler. Bunun tek çözümünün Sukurtan ile Pipi'nin aynı çatı altında yaşaması ve ağrılarını geri kazanıp sadece dayanılmaz olduğunda kesilmesi olduğuna karar verdiler. Öyle de oldu.
Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar.
Ece'12
*Yazmama ilham veren on kelimenin sahibi Sezar'ın hakkını, Sezar'a teslim ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder