26 Eylül 2011 Pazartesi

Masallar Azaldı

Puslu bir havada ölmüştüm bir keresinde, gün gibi hatırlıyorum. Kimse görmedi bedenimi, kaldıramadılar uzunca bir süre cesedimi. Kibrimin gözlerimde peyda olduğu güne tekabül eder bu ölümüm. Sevgisizlikten yüreğim kaburgalarımı aşıp asfalta yuvarlandı. Belki kuşlar yemiştir, sonra ne olduğunu bilmiyorum, izlemedim.
Sonra bir de ölüp gitmelerim var benim. Öldükçe bir yerlere kaçar ruhum, kaçar ve saklanır bir yerlere. Çöp konteynırına, bir tır lastiğinin içine, bir kontrabasın gövdesine. Her seferinde onlarca bilmişlikle geri döner bana.
Duvarlar takılıyor aklıma; çok badana yapılsa mesela o katmanlar birike birike odayı küçültürler sanki. Yollar da böyle katmanlanarak göğe yükselirler mi acaba? Peki ya insan kalbi sevgileri biriktirerek dolar mı?
Benim için mesele görmediğinden ne anladığındır; bir yanın kalmıştır mesela bir yerlerde, birilerinde, sen onsuz yaşarsın da o sensiz ne yapar oralarda, onlarda bilir misin?
Büyük şehirlerin en değişmeyen şeyleri otobüs ve metro hatlarıdır. Bir kere öğrendin mi unutmazsın, sen orayı tanıyorsundur artık, nereye nasıl gidileceğini biliyorsundur. İnsan değişimi sever sevmesine de değişmeyen şeyleri de bir o kadar özler, ne ironi ama!
Aklımda uç uca eklenen hikayeler sonsuzluğa uzanırken ben deliliğe meydan okuyorum.
Özlemek kelimesini araştırıyorum uzunca zamandır, tanımı ne ola ki ben bir türlü içini dolduramıyorum diye düşünüp duruyorum, en net açıklamayı sözlükte buluyorum "göt gibi bir şey, nereye gidersen git arkandan geliyor". Özlemek biraz da omuz meselesi sanki.

Söyleyeceğim yüzlerce şey arasından aklım yürümeyi seçiyor. Sağa sola bakınarak, sanki hiçbir şey olmamış gibi, bu keyifler sonsuza dek sürecekmiş gibi günlerce, aylarca yürümeyi seçiyor. Zaman da bu arada hakkını vererek su gibi geçiyor. Ve gitmeler yaklaştıkça yürümeyi seçmenin ne kadar doğru/yanlış olduğunu düşünmeye başlıyor. Bir yerin parçası olmayı, kelimeleri anlamasan da dilini aslında özümsediğini, karşındakiler anlamadığını düşünüp sıkıntı çekmesinler diye anlıyormuş gibi yapıp beynini en yüksek performansta çalıştırdığını, yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın insanın insan olmaktan kendini alıkoyamadığını falan filan.
Dondurmayı, lolipopu yalayarak yiyen kız çocuklarının ölesiye ayıplandığı bir yerde büyümüş çocukların özgürlüklerden anladıkları çok daha başka olsa gerek. Onların giydikleri üstüne daha bir yakışır, dinledikleri kulak pasını daha iyi siler, onlar her şeyi daha iyi bilirler.
Sonra bir de kolsuz kadınların, bacaksız adamların, kalpsiz kadınların, kalpsiz adamların, ruhsuz çocukların bir arada yaşadığı sokaklara teğet geçmelerin verdiği eksiklik hissinin hiçbir şeyle boy ölçüşememesi var. Her şeye de burnunu sokamıyor insan elbet, bazen uzak kalmasını da bilmek gerek. 
Masallara hiç inanmayan çocuklara duyduğum samimiyetin ölçüsü yok, o çocuklar gerçek.
Ece'11

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder