24 Ekim 2010 Pazar

Zamanın Köleleri

Burnuma ninemin yaptığı böreklerin o temiz köy havasına karışan iştah açıcı kokusu gelir ve sızısı düşer yüreğime; bir daha yiyemeyecek olmanın.
Senin kadar adi, kancık, basiretsiz; bunca güzel kokan, teni güzel, gözleri güzel, ağzı kırmızı tek bir kişi yok yeryüzünde. Seni benden, beni senden mahrum bıraktığın gün ilan ettiğim bir savaş bu sonsuzluğa uzanacak. Anlaşma yok, ılımlı görüşmeler yok. Safi, katıksız kin dolu bir savaş. Yaralılar kurtarılamayacak, askerler tükenmek üzere, teçhizat bitti, sus payları çoktan yitip gitti. Artık bayat ekmeklerle idame etmek zorundayız hayatımızı, fırından taze çıkmış mis gibi ekmeklere asla paramız yetmeyecek. Buğdayların sarısında idik huzurla ama ateşin kırmızısında kaybolduk en nihayetinde.
Perdeleri sıkı sıkıya örtsen de gün ışığı hep sızacak bir delik bulur ya hani, işte öyle unutamama hastalığına yakalandık.. Ve ben o ışığa nasıl tahammülsüzsem senden de o denli tiksineceğim ömrümün sonuna dek..
Küçücük bir çocuktun kucağımda, çabucak büyüdü bedenin. Aynaya baktığında gördün kendini ve bana ihtiyacın yok sandın. Yanıldın küçüğüm, sen hep başının okşanmasından mahrum bıraktın geleceğini. Senle ben o manzara resminin güneşini oluşturan renklerin tonlarıydık. Sen bir ton olmaktansa renk olmayı tercih ettin, becerdin de; gri oldun. Şimdi sadece bir taş duvar olabilirsin belki, ya da sıvası dökülmüş bir duvar. Ben hiç bir zaman eskisi gibi parlayamayacağım evet, ama bir akşam üzeri manzarasında yahut şafak sökerken hep olmam gereken yerde olacağım.
Yasakların çocukları olamadık, hıçkırıklar içinde köhne bir hücrede doğurmadı analarımız bizi. Bacak kadarken bile babamız bizi yakalar da döver diye korkmadık sevgililerimizle buluşurken. Belki de yaşamanın tadını alamayacağız bu sebepten, boğazın kokusuna, simidin tadına, birlik olmanın huzuruna erişmeye çalışmanın hasretini çekemeyeceğiz. Biz elimizdekilerin tadına varamadan, son nefesimizde bile bir şeylere hasret olacağız.
Ece'10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder