30 Eylül 2012 Pazar

Uyduruk Masallar Müessesesi

Migrenden daha beterdi çene ağrısı. Ve istatistiklere göre bu ağrıyı çeken Pipildek Popi'den başka tek bir kişi daha vardı yer yüzünde.
Arkadaşları Pipildek Popi'yi kısaca Pipi diye çağırıyorlardı. Bu onu hiç rahatsız etmiyordu çünkü Pipi'nin pis bi manaya geldiği bir dilde konuşulmuyordu onun ülkesinde.
O gün Pipi için sıradan bir gündü, zaten Pipi'nin sıradan olmayan bir günü yoktu. Yalnızca 'cennet meyvesi' de denen şeftalinin icat edildiği; gregoryanın dördüncü ayının dördüne tekabül eden gün kutlamalar yapılırdı ki bu bile Pipi'yi yalnızca bir saatliğine sıradanlığından koparabilirdi.
Pipi, hep yaptığı gibi kırmızı donlarından birini giyip kapıya doğru yöneldi, tam çıkacakken bir şey unuttuğunu fark edip geri döndü ve aynanın karşısına geçip ay kokusu parfümünü sıktı. İçinden bi ses bugün değişik bir şey olacağını söylüyordu ve Pipildek Popi temkinli olmayı çok seviyordu.
İş yerine doğru yola çıktı. Oraya, önce otobüs daha sonra da çalıştığı şirkete özel deniz motorları ile ulaşılıyordu. Çünkü iş yeri denizin tam ortasındaydı. Vay Anasını Ltd. Şti. deniz anasından kıyma yapan çok büyük bir firmaydı. Pipi bulunduğu konuma gelmek için yıllarını heba etmiş ve sonunda Derin Deniz Odası adi verilen merkeze terfi etmişti. Hüssam Denizi'nin ortasında bulunan merkezin alt kısmında denizin dibine uzanan makineler vardı. Bu makineler denizin altında uykuya daldığı tespit edilen deniz analarını önce uykusunda öldürüp onları topluyordu. Buna 'uykularla aşk yöntemi' deniyordu. Sonra onları dev kıyma makinelerinin bulunduğu fabrikaya transfer ediyorlardı. Pipi'nin görevi yakalanan deniz analarının görünüşlerini ekrandan kontrol ederek eti güzel olmayanların ayıklanmasıydı. Bu çok zor bir görevdi, aslında dişi varlıklar böyle işlerde daha dikkatli olurlardı fakat dikkatleri çok kolay dağılacağı için bu işi Pipi'ye vermişlerdi.
Öğleden sonra Pipi'nin telefonu çaldı. Arayan çene ağrısı doktoruydu. Biraz ağrılarından bahsettikten sonra doktor, yer yüzünde bu ağrıyı çeken diğer kişiyi bulduklarını; bu kişinin bisikletle otuz km/s hızla üç saat yirmi beş dakika güneybatı yönünde ilerlediğinde ulaşacağı Süt Ülkesi'nin Laktoz Kasabası'nda yaşadığını ve adının Sukurtan Bağrıyanık olduğunu söyledi. Pipi öyle heyecanlanmıştı ki birden "SANTANA!" diye bağırdı. Bu, Pipi'nin konuştuğu Küllükçede "aman tanrım, sonunda aradığım can yoldaşını buldum!" anlamına geliyordu. Ofisteki herkesin dikkati ona yönelince derhal silkelendi ve doktora, söylediği adrese gideceğini söyleyerek telefonu kapattı. İyi ki ay kokusunu sıkmıştı çünkü ne zaman heyecanlansa terliyor ve leş gibi kokuyordu.
Eve gider gitmez toparlandı. Alarmını kurdu ve bisikletine atlayıp yola çıktı. Üç saat yirmi beş dakika sonra kasabaya varmıştı. Yoldaki insanlara sorarak evi buldu. Eve ulaştı ve kapıyı çalıp bir süre bekledi. Kısa zaman sonra ayak seslerini duydu ve hemen ardından kapı açıldı. Aynı dertten mustarip iki dost olarak dakikalarca ağrılarından ve ağrılarıyla ilgili hikayelerden bahsettiler. Sonra büyük an geldi. Artık ağrı çekmeyecekleri için çok heyecanlıydılar. Biri salonun bir köşesine diğeri başka bir köşesine geçti. Amaç, hızlıca koşup çenelerini birbirine vurmaktı. İlk seferinde başarısız oldular. Neyse ki ikinci denemede becerdiler. Kısa bir baygınlığın ardından ilk kendine gelen Pipi oldu. Kendini yokladı, evet artık çenesi ağrımıyordu. Sukurtan da uyandı ve neşe içinde dans ettiler. Sukurtan ve Pipi yüz yıl sürecek bir arkadaşlığa adım atmış oldular.
Pipi evine döndüğünde huzurdan başka bir şey hissetmiyordu. Bundan böyle hiç bir tasası kalmamıştı.
Bir kaç gün sonra Pipi içindeki hissettiği boşluktan rahatsızlık duymaya başladı. Arada bir Sukurtan ile konuşuyorlar ve aynı şeyleri hissettiklerine şahit oluyorlardı. Ne yapacaklarını kara kara düşünürken sorunun ağrı bağımlısı olamalarından kaynaklandığını fark ettiler. Bunun tek çözümünün Sukurtan ile Pipi'nin aynı çatı altında yaşaması ve ağrılarını geri kazanıp sadece dayanılmaz olduğunda kesilmesi olduğuna karar verdiler. Öyle de oldu.
Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar.
Ece'12
*Yazmama ilham veren on kelimenin sahibi Sezar'ın hakkını, Sezar'a teslim ediyorum.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Omuzdu, Terlikti, Düştü

Bir de o fotoğrafa baktım hep, omuzun bana güven veriyordu. Ve üfledim bir kez daha yüzüne son kalan nefesimi. Ve sen yine beni görmüyordun. Ve yıldızlar küsmüşlerdi bana o gece, bulutların arkasına kaçıp benden gizlenebildiklerini sanıyorlardı küçük çocuklar gibi. Kızmadım onlara, ışıklarını kaybetmeyeceklerini bilmek bana yetiyordu. Şişenin dibinde kalan ispirtoyu kaptığım gibi attım kendimi sokağa. Ve az önce kar yağmaya başlamıştı. Yere düşen her tane karanlığa karışıp gidiyordu. Çünkü bundan önce yağan yağmur alay eder gibi her birini emiyordu.
Sandım ki bıraktığın terlikler sonsuza dek benimle ama gördüm ki onlar da kaçarak uzaklaşıyor çaktırmadan. Sahi sen mi öğrettin onlara adım atmayı?
Aldırmadan yürüdüm karanlıkta, biraz ileride sabah olmuştu. Oraya ulaşmak mümkün değildi benim için; sanırım sabah da benden kaçıyordu. Simit almak istedim bu münasebetsiz saatte, onların da susamları döküldü. Bence simitler o saatte satılmak istemiyordu.
Eve dönmek istedim yeniden, ama yollar tamamen değişmişti. Sanki o an bir şeyler beni koşmaya sürüklüyordu. Ben üşenirim koşmaya, oturdum olduğum yere. Belki de evim karar vermişti bana doğru gelmeye.
İspirtodan olsa gerek, morarmıştı ellerim. Baktım bir zaman sonra bir balıkla beraberim. Balık anlatıyor ben dinliyorum, balık konuştukça ben susuyorum. En sonunda uyanıyorum, evimin içindeyim. Şimdi ben buna nasıl tahammül ederim?
Kapısı yok evimin, artık kimse gelemez. Ama sonra anlıyorum ki varlığım da hiç bir yere gidemez.
Gel zaman git zaman aklım bulanıyor. Pencereden atlıyorum, yolculuk uzun sürüyor. Seyreylerken alemi, bir kadın aniden beni kollarına alıyor. Diyor ki: "Seni artık kimse tanımıyor."
Bir tek resim kalmış bende ve o kadın artık benim içimde. Bir yerlerde saklanıyor, epey zaman oldu. Bir de o fotoğrafa baktım hep, omuzun bana güven veriyordu.
Ece'11

24 Haziran 2012 Pazar

Olur Öyle

Neden mi yazmıyorum? Çünkü yüzleri yok. Yani demem o ki yüzsüz kalmışlar. Aslında vardı hepsinde ama silmişler çabucak, döndüm, baktım, bulamadım.
Bir tek çikolatamı paylaşırım ben, sandviçimi paylaşmam mesela. Bence herkesin bi sandviçi olmalı zaten ama çikolata tadımlıktır, hep birlikte yenebilir.
Sizin yüzlerinize ne oldu?
Her plankton benim arkadaşım, bu sebeple hiç yalnız kalmıyorum. Ama çok konuşuyorlar, bazen evden kaçıyorum bu yüzden. Yüz demişken?
Gidenler var, gidiyor birileri, gitmek çözüm değil ki halbuki. Ben de giderim belki, ama biraz var henüz.
Bay Zırzop ile Kiki'nin hikayesini anlatmayı ne çok isterdim. Ya da küçük köpek Kutu'nun perişan anılarını.. Ama ona da var henüz biraz.
'Sevmemeye Çalışmak' isimli bir film olsa mesela ben onu izlemeyi arzulardım. Ama en güzel film de henüz çekilmedi sanırım. 
Yahu ben bunca zaman nasıl baktım yüz yerine koyduklarınıza?
Geceler kısalmaya başladı yine, sokaklarda 'varlıklı olma' ya da 'var olma' savaşı veren; günün sıcağından kaçıp gecenin serinliğine sığınan insanlar dolaşıyor bir rehavet içinde.
Yazın her şey öyle çilekli ki, tadına doyulmuyor. Ama yazı kışa bağlayan geceler de gelince çilekler çürüyor. Olsun, portakal da güzel.
Dünyanın en güzel şehrini soluyorum. Seviyorum.
Ece'12

24 Ekim 2011 Pazartesi

İmitasyon Aşklar Durağı

Ben karşıdaydım hep, geceleri bu tarafta ama aslında hep karşıdaydım. Ellerim ve gözlerim karşıdaydı. Görmediniz mi onları?
Saçma sapan kavgalarım kaldı karşıda, hiç bu tarafa taşımadım. Küpelerim, giysilerim hep karşıda işte, bi sağınıza solunuza baksanız görürsünüz.

Tren raylarına fikirlerim takıldı, otobüs duraklarına düştü neşelerim, hiç görmediniz mi yahu?
Sarı kazağımın kollarına sildim sümüklerimi ağlarken, hani vapura binerken akmasınlar da benimle gelmesinler bu tarafa diye.
Ben hep bir yanımı bıraktım geçerken bu tarafa, bıraktım ki almaya gelebileyim, bir sebebim olsun diye.

İki kıta diyorum yahu, bölünmüş bir denizle, anlamak ne mümkün!
Neyimiz tamdı ki bir şeyimiz eksik olmasın? Ben fıstık almayı unuturdum hep, o ise meyve suyunu.. Bir türlü içemedik şu zıkkımı ağız tadıyla.
Kızdım işte dün gece, geçme dediği karanlık parktan yürüdüm ellerim cebimde. Bir de merdivenden çıkmamı tembihlerdi hep, şu sakatlar için yapılan dönemeçli rampaların köşeleri tehlikeli olurmuş, inadıma çıktım oradan. 'Al işte ölmedim, sağ salim evimdeyim!'. Ve ben yine karşıdan geliyordum dün gece. Çünkü karşıda hava daha güzeldi, ekmeklerin köşelerini kemirdik kahkahalar eşliğinde, yine çok eğleniyorduk.

Tahterevallilerin tepelerinde çikolatalar asılıydı sizin tarafta, burada çocuklar parklara bile giremiyordu.
Ben karşıyı hep daha çok sevdim, çekirdekleri daha bir güzel sanki. Sakızları bile bambaşka, sanki aşkları bile daha eğlenceli. Sanki deniz daha bir keyiflidir karşıdan, ne bileyim işte, hele o sekizası yok mu, eve götürür seni ne olduğunu anlamadan.

Bir gitmedir ki durdurulamayan, susturulamayan. İçini dövse insan belki edeplenir, lakin öyle kolay da değil ki. Hiç evi olmamış, nereye giderse gitsin evi olmayacak insanların serzenişidir bu, ömrün sonu gelir de gitmeleri bitmez.
Bu gitmeler karşıdan başlar işte, önce karşıdan atılırsın, sonra da hiç bir yere sığamazsın. Karşıya geçmişliğiniz var mı?

Ece'11

26 Eylül 2011 Pazartesi

Masallar Azaldı

Puslu bir havada ölmüştüm bir keresinde, gün gibi hatırlıyorum. Kimse görmedi bedenimi, kaldıramadılar uzunca bir süre cesedimi. Kibrimin gözlerimde peyda olduğu güne tekabül eder bu ölümüm. Sevgisizlikten yüreğim kaburgalarımı aşıp asfalta yuvarlandı. Belki kuşlar yemiştir, sonra ne olduğunu bilmiyorum, izlemedim.
Sonra bir de ölüp gitmelerim var benim. Öldükçe bir yerlere kaçar ruhum, kaçar ve saklanır bir yerlere. Çöp konteynırına, bir tır lastiğinin içine, bir kontrabasın gövdesine. Her seferinde onlarca bilmişlikle geri döner bana.
Duvarlar takılıyor aklıma; çok badana yapılsa mesela o katmanlar birike birike odayı küçültürler sanki. Yollar da böyle katmanlanarak göğe yükselirler mi acaba? Peki ya insan kalbi sevgileri biriktirerek dolar mı?
Benim için mesele görmediğinden ne anladığındır; bir yanın kalmıştır mesela bir yerlerde, birilerinde, sen onsuz yaşarsın da o sensiz ne yapar oralarda, onlarda bilir misin?
Büyük şehirlerin en değişmeyen şeyleri otobüs ve metro hatlarıdır. Bir kere öğrendin mi unutmazsın, sen orayı tanıyorsundur artık, nereye nasıl gidileceğini biliyorsundur. İnsan değişimi sever sevmesine de değişmeyen şeyleri de bir o kadar özler, ne ironi ama!
Aklımda uç uca eklenen hikayeler sonsuzluğa uzanırken ben deliliğe meydan okuyorum.
Özlemek kelimesini araştırıyorum uzunca zamandır, tanımı ne ola ki ben bir türlü içini dolduramıyorum diye düşünüp duruyorum, en net açıklamayı sözlükte buluyorum "göt gibi bir şey, nereye gidersen git arkandan geliyor". Özlemek biraz da omuz meselesi sanki.

Söyleyeceğim yüzlerce şey arasından aklım yürümeyi seçiyor. Sağa sola bakınarak, sanki hiçbir şey olmamış gibi, bu keyifler sonsuza dek sürecekmiş gibi günlerce, aylarca yürümeyi seçiyor. Zaman da bu arada hakkını vererek su gibi geçiyor. Ve gitmeler yaklaştıkça yürümeyi seçmenin ne kadar doğru/yanlış olduğunu düşünmeye başlıyor. Bir yerin parçası olmayı, kelimeleri anlamasan da dilini aslında özümsediğini, karşındakiler anlamadığını düşünüp sıkıntı çekmesinler diye anlıyormuş gibi yapıp beynini en yüksek performansta çalıştırdığını, yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın insanın insan olmaktan kendini alıkoyamadığını falan filan.
Dondurmayı, lolipopu yalayarak yiyen kız çocuklarının ölesiye ayıplandığı bir yerde büyümüş çocukların özgürlüklerden anladıkları çok daha başka olsa gerek. Onların giydikleri üstüne daha bir yakışır, dinledikleri kulak pasını daha iyi siler, onlar her şeyi daha iyi bilirler.
Sonra bir de kolsuz kadınların, bacaksız adamların, kalpsiz kadınların, kalpsiz adamların, ruhsuz çocukların bir arada yaşadığı sokaklara teğet geçmelerin verdiği eksiklik hissinin hiçbir şeyle boy ölçüşememesi var. Her şeye de burnunu sokamıyor insan elbet, bazen uzak kalmasını da bilmek gerek. 
Masallara hiç inanmayan çocuklara duyduğum samimiyetin ölçüsü yok, o çocuklar gerçek.
Ece'11

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Didakmamatik

Yirmi bir kere deneyip anca yakabildiysen ateşi, çakmağı tekrar çantana atma mesela. O ayakkabıları ayağını acıttığı halde giyme, ver. Başkası mutlu olur belki.
Birlikteyken övünerek anlattığın özelliklerini yermeye kalkma ayrıldıktan sonra, bu seni acılı bir aşıktan ziyade tutarsız yapar. 

Klişe olmaktan korkup yaprakları ezmeden yürümeye çalışma sonbaharda, çıtırtı sesini duymadan kış gelirse vay haline.
Bir kişi için büyük; iki kişi içinse küçük bir yatağın olsun senin, arada bir çoğal ve sıkılınca azal o yatakta. Eskittiğin anılarını altında sakla.
Kardeşinin liseye girmesi senin için önemli olsun, onunla birlikte heyecanlan, başarısız olursa onunla ağla. 

Bazen bi'şeyleri çok özle, demleme çayı mesela, öyle özle ki ona kavuştuğunda çöplerini bile çiğneyeceğini hayal et.
Bilmediğin bir dilde şarkı dinle zaman zaman, öyle bir işlesin ki içine o dili öğren üç beş vakte.

Mesela gözlerinin içine bile bakmaya izninin olmadığı biriyle gelecek planları kur, öyle detaylıca düşün ki öylece uyuya kal. Rüyana bile girsin hayallerin ve uyanınca anla ki sen sonsuza dek yalnızsın, öyle acıt canını bile bile.
İntihar planları kur mesela arada bir, tüm detaylarıyla hem de. Sonra üzül kendine "ben ölürsem ne yaparım, kendime çok üzülürüm" diye avut kalbini, nasıl ödlek olduğunu hatırlat.
Üzül bazen saçma sapan şeylere, İspanya'nın nasıl da Fransa'yla Portekiz'in arasında sıkışıp kalmış olduğuna mesela. Sonra bi çözüm bul buna, öyle ki; bi kesik at ülkenin kenarından bisturiyle, üğüm üğüm taşsın dünyaya insanları.
Kırılır diye yatakta zıplamaktan; kirlenir diye beyaz tişörtünü giymekten; biter diye pahalı parfümünü kullanmaktan; mikropludur diye çamurla oynamaktan; üzülür diye birini terk etmekten korkma mesela.
Kestiğin tırnaklarına bile sahip çık, say onları çöpe atmadan önce tam mı diye. Ya da hatıralarına: Atma eski fotoğrafları biri görür  diye, elden geçir arada bir yaksa bile seni.
Kapıyı tamamen sessizce kapatabilme denemeleri yap bazen mesela. Kendini geliştirdiğinde evden kaç gecenin bi yarısı en azından bir kere ahir ömründe.
Sineklerin bacağında yürüyüş yapmalarını izle mesela, dayanabildiğin yere kadar dayan.
Ağla bir de yumruklarını ağzına tıkayarak, gözlerin çizgi gibi kalsın.
Mesela en sonunda mutlu olacağın gibi yaşa; önünde ilik gibi rakın olsun, boğazı izle Safiye Ayla dinlerken.
Şimdi sus ama, sakın ağzını açma.
Ece'11

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Gece VIII

Eski bir dosttu kapıdan kafasını uzatan, bi zaman anlamadı neler olup bittiğini. Çok yakarmıştı oysa biri gelip yardım etsin, onu bu kirli düşüncelerden kurtarsın diye.. Şimdi anlam veremiyordu bu aslında çokta sevmediği eski dostun tam umutlarını kaybetmeye başladığı sırada çıkıp gelmesini. Her şeye yeniden başlamaya niyeti yoktu, yaşananları biriyle paylaşmaya da öyle.
Tüm bunları düşünürken kahve içmeye götürdü Gece'yi, ne olduğunu idrak edemeden çoktan oturmuş ve eskilerden bahsetmeye başlamışlardı bile. Bunca zamandır neler yaptığını sormuştu adam, görüşmeyeli yıllar geçmişti ne de olsa.. Sahi neler yapmıştı Gece? Biraz hafızasını zorladı, aslında ne bir adım ileride ne bir adım geride görüyordu kendini akıp giden zamanın ardından, sanki dün uyumuştu bugün uyanmıştı hepsi o kadar. Uzaklara daldı birden, söyleyecek bir çift söz arıyordu. Aslında hemen ortadan kaybolmak ve bir daha bu adamı görmemek istiyordu ama bu pek yakışık almazdı, artık bir çocuk gibi davranmasını hoş görmezdi insanlar. Yaşadığı derbeder hayatı izah edecek kelimeleri bulmakta güçlük çekiyordu. Adam Gece'nin zorlandığını anlayınca bu sefer kendini anlatmaya başladı. Üniversiteyi bitirdikten sonra çok başarılı bir iş hayatı olmuştu. Görünüşüne her daim önem vermişti ve geçen zamanda formundan bir şey kaybetmemişti. Öyle ballandırarak anlatıyordu ki hayatını, az kalsın Gece'yi bile inandıracaktı pırıltılı hayatların gerçekliğine. Biraz konuştuktan sonra sanki sesi çıkmamaya başlamıştı, ya da Gece artık onu dinleyemiyordu aklı bambaşka şeylere kaymıştı yine..
Adam konuşurken saatler akıp gitmiş, gecenin bi yarısı olmuştu. Gece saatine bakıp gözleriyle kalkması gerektiğini ima etti. Adam ısrarla eve bırakmayı teklif etse de Gece yürümeye kararlıydı, üstelik yalnız.
Denizi bulana kadar ara sokaklarda epey dolaştı, bilmediği bir sürü yerden geçti ve nihayet ayın şavkını yakaladı boğazın akan suları üstünde.. Acı çekme saatleriydi bunlar ve Gece her şeyi hakkını vererek yapmak gibi bir özelliğe sahipti. Şimdi kulağında melodram kıvamında müzikler, dalgaları izliyordu ve başını rüzgarın omzuna yaslamıştı. Bu sefer nereye gideceğini gerçekten bilmiyordu, ne yakaracak gücü vardı ne de isteyecek kadar sabrı.. Birden geçmişini kaybetme korkusu sardı bedenini, iki elini kavuşturup başına doladı sanki hatıralarını uçmadan yakalayabilirmiş gibi. Halbuki unutmak yeterince zordu, hatta imkansız.. Sanki Gece hep vardı dünya kuruldu kurulalı, sanki hiç bi yere gidememiş.. Öyle bir 'bilmek'ti onunki.. Belki de ukalalıktan başka bir şey değil..
Boğazın gündüzden kalma sıcağının gece ayazına karışmasına şahit oluyordu, kuşların sesini dinledi.. Yoktular.. Sahi neden seviyordu bunca kadar kuşları?
Yürüdü yine epey kıyı boyunca ve adımları onu en acı terk edilişine doğru götürdü, belki yeniden terk edilmeye.. Sevgiden patlayacak gibi oldu birden kalbi bir türlü anlam veremiyor; bu şımarık kız nasıl oldu da sevdi bu kadar? Hemde kışın ortasında!
Kafası bunlarla kurcalanırken eve varıyor sonunda, sabah olmuş çoktan. Kapının önündeki dilenci teyzeye kahvaltı niyetine iki simit ve peynir alıyor. Kaç kez yukarı davet ettiyse de hiç gelmedi, o da çaresiz dilenciye ayak uydurdu, bazen pijamalarıyla inip onunla atıştırıyor.
Bu sıradan günün ardından başka bi yorucu güne hazırlanmak üzere yatağa uzanıp ansızın uykuya dalıyor Gece, uyandığında onu hiçbir şeyin beklemediğini adı  gibi biliyor..

Ece'11

18 Haziran 2011 Cumartesi

Suskun Nicedir

Her duyduğumda canımı acıtan isimler var. Ayak parmakları var bir de benzetmeye çalıştığım seninkilere, ve daha neler neler. 
Bazı cümleler kuruyorum kelimelerin gücüne yaslanarak, sonra bir de bakmışım ki sesim kısılıyor, yine tek kelime edemiyorum. 
Bilmem kaç asırdır çağlıyor ruhum, her hücrem büyüyor bu tekinsizlikle. Kim bilir hangi dilden küfrediyor ağzım tüm ecdadına. Gel gör ki eli kolu bağlı ipek böceğinin, zamanı gelene kadar kozasında kalacak.
Saçma sapan şarkı sözlerini gözyaşlarıma katık ediyorum hiç hak etmedikleri halde, öyle kirleniyor ki duygularım sonunda hepsini denize fırlatıyorum. 
Yatağın altına saklanmıştım, onca zamandır oradaydım kimse bulamasın beni diye. Sonra bi gün uzattın kafanı oraya, belki sende saklanacak yer arıyordun.
Ben varım, ben yokum ne fark eder? Bir sen daha yoksun ki öpüp koklayacağım. Bir sen daha yoksun kıskanırken öleceğim. Söküp çıkarsam kalbimi, ellerine koysam ve sonsuza dek kaybolsam, ben olmasam artık bu dünyada.
Bir sen sevdin korkak ayak parmaklarını o kızın, bir sen sevdin korkularını bile.
Votkayı sek içmek gibi, rakıyı da. Çayı, kahveyi şekersiz, çorbayı limonsuz, her şeyi keyifsiz. Keyifsiz her şey işte birşeylersiz.
Bir şarkı var aklımda, sonsuza uzanıyor. Yanakların cennetin müjdecisi, dudakların ise henüz çok genç olduğumuzu söylüyor. Dinlemedik hiç bir söyleneni, şimdi kanırta kanırta alıyor intikamını. Sırtın bir kale gibi koruyor beni tüm kötülüklerden, göğsün mabedim.
Salyangozlara takılıyor aklım, bunca yavaş hareket ederken yorulmuyorlar mı acaba etrafın cümbüşünden? 
Camlara düşen yağmur damlaları üzülmüyorlar mı buharlaşıp kaybolacaklarına? 
Sislerin arasına saklanır hüzünler bazen ve sis kalktığında dımdızlak ortada kalırlar. Durup dururken çöken sıkıntılar bundan.
Ve ben yine bir yok oluş gecesine uyanmışım. Yersiz ve nedensiz ölümlerimden birine şahit olacak zaman yine.
Ece'11

2 Nisan 2011 Cumartesi

Güle Güle Hamlet

Kolay değil bir ruhu kaybettim ben. Ağır yaralıydı zaten, kurtaramadım. Önce derin bir nefes aldım ve üfledim gökyüzüne. Kekremsi bir tat kaldı damağımda en son, sonrası.. Bembeyaz ve simsiyah bir boşluk. İçerim soğuk ve yağmurlu, içerim hissiz. Geçmişim yok, geleceğim meçhul.
Her gün bir parçam eksiliyor, her an yok olmaya bir adım atıyorum. Hiç bir yere ait olamamak.. Beklemek ölüm, umut etmek müebbet. İçimdeki çığlıklar delirtecek beni, söylüyorum işte dinleyin; ben artık yazmak değil konuşmak istiyorum! Ellerin hep katlime hazır tıpkı bir avcı misali. Beni alıp ormana götürüyorsun ama tek hamlede öldürmek yerine o ıssızlığın içinde terk edip gidiyorsun.
Beynim avucumda, çitilemeye başladım. Arada elime büyük parçalar geliyor. Mesela birinde parktalar bir kadınla bir adam, ellerinde şarap kadehleri, tepelerinde bir şemsiye soğuğa aldırmadan titreyerek şaraplarını yudumluyorlar. Adamın elleri soğuk ve yağmurlu.. Devam ediyorum yıkamaya; bir başkasında yine aynı kadınla adam kaldıkları evin mutfağında sessizce birbirilerine aşklarını fısıldıyorlar. Adamın gözleri soğuk.Vurarak parçalayacağım beynimi, her şey bitti.
Ben şimdi son bir kez ölmeye hazırlanıyorum. İlk hançeri sapladım göğsüme kanıyorum ılık ılık, yağmura karışıp gidiyor. Her yerim kırık dökük, dayak yemiş gibi. Yüreğime yağmur çamur değmemişti halbuki ama değecek, leş gibi bir ruh kalacak tüm bunların sonunda, kendimi mahvedeceğim.
Bildiğin bir şarkıyı söylemek kadar olağan; doksan yaşına gelmiş bir ninenin ölümü kadar beklenen; ihtilal sonrası kelepçeye kollarını uzatıp teslim olan devrimci kadar mağrurdu benim sevdam. Şimdi hırçın, edepsiz, merhametsiz. Serzenemedim bile doya doya; bir 'neden'i bile çok gördüm kendime. Ve hazırım içimdeki sonsuz boşluğa, irinimi akıtmanın vaktidir.
Bugün günlerden hiç. Ben yokum. Sen zaten olmadın.
Ece'11

28 Ocak 2011 Cuma

Lâl

Çocukluğum ölmüştü zifiri gecelerde, bir ben kalmıştım ellerim hatırasızlıkla dolu ve kocaman. 
Çocukluğuma doyamamıştım, her gece kana kana içiyordum masalları. Hüzünlü bir keman sesinde kilitlendim hep, gamlandım dur durak bilmeden. Birden aklıma eserdi gülüşlerimiz, gözümden yaşlar süzülürdü izin almaksızın. Kızardım gözyaşlarıma ama çaresizce durduramazdım bir türlü.
Bir çektim havayı içime sonra bir de üfledim, sanki her şey o kadarcıktı, ötesiz ve berisizdi tüm yaşananlar. Balkona çıkıp bas bas bağıran şu teyze gibi şirret, cebinde beş parasızken gittiğinde veresiye olmayacağını söyleyen bakkal amca gibi huysuz idi belli ki ama ben yine de sevdim ömrümü. Yakınmak aklıma bile gelmedi, halbuki sıcaklığıyla ağzımı yakan çaya bile söylenirdim küçükken lakin dedim ya; çocukluğum ölmüştü zifiri gecelerde..
Çırılçıplak kalmıştım bir dolunay vakti gözlerinin önünde, yavaş yavaş soymuştun beni; anlatmıştım tüm bildiklerimi, bilirdin ne ketum olduğumu. Sırılsıklam güvenmiştim işte sana, üstümde ne varsa çıkarmana izin vermiştim. Ay karardı o gece, dipsiz kuyular gibi göz gözü görmüyordu. Yine göremedin beni, sanki yalnızlığın Meryem Ana'sı idim, kimse bozamazdı ıssızlığımı.
Mümkün değil, gölgeme bile sırlarımı veremem bundan böyle, güvenemem hiç bir şeye ve kimseye. Kafaları ve düşünceleri mengeneye sıkışmış insanların basiretsiz fikirlerinden sıyrılmak için koşuyorum bunca yolu, nedensiz değil kaçışlarım. Her sükunet gizli bir hazineyi çağrıştırıyor zihnimde; sanki biliyorum tüm gizli saklıları, susup hatırlamaya çalışıyorum günlerce. Beynim geleceğimi doğuruyor sonunda, kendimden emin atılıyorum sokaklara.
Hep taze kalabilmek mümkün olsaydı bu ancak baharın havasını ciğerlerinde hapsetmek ile mümkün olurdu. İşte şimdi benimde hayalim çiçeklerin birbirilerini kokladığı, meşk ettiği o mevsime ulaşmak, bir kuş gibi kanat çırpmak özgürlüğe.
Görmek yanlıştı gözlerimi çıkarıp attım, konuşmak yasaktı kesip attım dilimi, dinlemek gereksizdi tıkadım kulaklarımı, hiç biri de üzmedi beni. En acısı ise dokunamamaktı. Dokunmak imkansızdı çünkü ve yüzemedim derimi.
Ece'11

19 Ocak 2011 Çarşamba

Öptüm, Paramparçaydı

Kaç asır geçti sensiz? Belki az önceydi gidişin. Kim bilir belki göz açıp kapayana kadar sürdü sensizliğim, sessizliğim, haykırışım, ölüşüm, dirilişim. En son ne zaman öptüm seni kokunu ciğerlerime çekerek? Dudaklarım paramparça, dudaklarım ıssız. Aşk mı aradığım? Sen mi yoksa? Fark eder mi? En son nerede tutmuştum elini? 
Kor halde eriyik bir metal üzerine soğuk su dökülürse derhal katılaşır; işte bu benim tabiatımdır. Öyle umurumda değil ki, biri beni sevmiş-sevmemiş, konuşmuş-konuşmamış, varmış-yokmuş.. Hepsi öyle değersiz ki. Gülmeyin, biliyorum; yalnızlığımı ilmek ilmek itina ile örüyorum.
Basiretsiz bir geceye doğuyorum nihayet.
Bana acımak kolay değil, böyle bir arzum da yok neyseki. Kısmetten değil, nispetten yaşıyorum. Evet, bazen korkuyorum, ürküyorum karanlığımda boğulmaktan. Sakın ha ışığı açma! Ben sonuna dek gitmeyi isterim.
Hiç tanımadım ellerini bana yadigar bırakan kadını. Hiç yaslayamadım başımı göğsüne, sızlanıp gecenin bir yarısı süt ısıtmasını isteyemedim. Dayakta yiyemedim ondan yaramazlık yaptığım için. Ve hiç sevmedim ellerimi, vicdansızca.
Kancık İstanbul, gideceğimi hissetti yine kur yapıyor bana, henüz tüketemediği yanlarımı keşfetmek üzere.. Onları da almadan bırakmayacak.
Cesetler geçiyor gözümün önünden, cesetler çağırıyor durmadan. Henüz yalnızca dinliyorlar, henüz konuşmadılar.
Mahallenin itilip kakılan çocuğuyum ben. Hiç bir oyuna alınmayan, dışarı çıktığında eve kaçılan, mızmızcılık eden ve sonsuza dek kötü hatırlanacak olan.
Bu gece yine öleceğim, sıradan olacak bu kez.. Belki biraz ağlarım bu sefer, hatta canım bile acıyabilir.
Yüreğim kulaklarımda atıyor. Sanki çok az kalmış uçmama, bunun heyecanı ile kasıp kavruluyorum adeta, öylesine bir ürperti var içerimde. 
Güzel bir dansa kaptırmışım kendimi, sen var mısın yok musun ayırt etmek hayli zor. Kokun çalınıyor burnuma, hem güzel ağzında hemen karşımda duruyor. Hatta yumuşacık tenin avuçlarımın içinde. Bağırma sevgilim, yoksun hala korkma, esir değiliz artık birbirimize.
Özgürlük, paketini açmak üzere olduğumuz bir hediye paketi kadar heyecanlandırıyor bizi. Elimizde onunla koşup kaçıyoruz ardımıza bakmadan. Ve yollarımız nihayet ayrılıyor birbirinden. Güneş bir kaç adım ötemizde.
Ece'11

19 Aralık 2010 Pazar

Sonu Var

Sadece ağzımı oynatmışım bugüne kadar halbuki ben hep konuşuyorum, anlatıyorum sanıyordum. Bazen gülüp geçselerde arada dinlerler veya en azından söz uçar yazı kalır diyordum. Ben mutlu olmak için insanları seviyordum boş zamanlarımda, başlarını okşayıp uzun uzun anlıyordum onları..
Tırnaklarımı duvara sürtüyorum, limon dilimleyip atıyorum ağzıma sürekli ta ki dilimin üstü uyuşana kadar, sonra bileklerimi kesip dikiyorum, ölüp ölüp tam kurtuldum derken geri geliyorum. Fiziksel intiharlar bittikten sonra manen öldürmeye başlıyorum kendimi; yeni çıkan sivilcelerimi patlatmama kararı alıyorum, söylemediğim şeyleri söylemiş gibi yapıp milletin suçlarını üstleniyorum, sırt çeviriyorum herkese.. 
Sözlerini anlamadığım bir şarkıya dönüşüyor git gide hayatım, bir şeyler oluyor ama ben bi' haberim. Falımda yollar çıkar ve ben hep giderim uzun yollara, yine gideceğim fakat bu kez başka; yok olurcasına, tozum kalmamacasına, bir ümidim olmadan burnumun dikine, soğuktan donmaya, sıcaktan erimeye, çalışırken tükenmeye.. Bana müstahak olan şeyleri yaşamaya daha doğrusu olmayanları yaşamamaya gideceğim. Vuslatsız, hasretsiz bomboş hünsa bi hayat; fare düşse kafası yarılır! 
Tek başına bir şehir benim yaşadığım, sis çökmüş kıyılarına hiç kalkmamacasına, bir hüzün oturmuş meydanlarına; kimse konuşmuyor, tebessüm etmiyor, sadece nefes alıp veriyor, zaman dolduruyor. Bir ben varım çabalayan ama nafile, ağzımı açtığımda karanlık bir duman kümesi çıkıyor dışarı yalnızca.. Bilirim evvelden beri ezeli olmadığımı, burnumu oynatınca çoraplarımın kucağıma gelmeyeceğini, umarsızca sevilmeyeceğimi, açılan kucakların her an kapanmaya meyilli olduğunu. Gel gör ki Pandora'nın kutusu mahvetti beni, zamanında kapanabilseydi eğer..
Bahçesinde hanımeli açan bir evdi benim de hayalim; tıpkı şair gibi. Torunlarıma börekler yapacaktım, onları annelerinin dayaklarından koruyacaktım. Bastonuma dayanıp sokakta oynayan çocuklara nasihatler verecektim ve belki de uykumda huzur içinde ölecektim. Gel gör ki bana münasip görülen bu değilmiş. Kırmızı halılar serilmiş, fermanım verilmiş. Sağlıcakla kalınız.
Ece'10   

Yeşil Rugan Mont

Annesi saçlarını kısacık kestirmiş bitlendi diye, ıslatıp jölelemeden asla sokağa çıkmıyor, kadın olduğunun yeni yeni farkına varıyor çünkü -ki başına bela olan sinüzit ağrıları o günlerden kalma. Önlüğü de bir tuhaf, modeli diğerlerine hiç benzemiyor, annesi dikmiş olacak. Çantasının iki kolunu takmıyor asla, böyle olunca kendini abla sanıyor. Ne bulduysa atmış zaten içine, babasından işittiği azarın haddi hesabı yok bu sebepten ama iplemiyor -ki bazen nefesini kesen kulunç ağrıları da yine o günlerin eseri. Sıska bacaklarına beyaz pamuklu çorap giymiş, takoz gibi ayakkabıları ayağında, cart yeşil rugan montuyla okuluna yürüyor her sabahki gibi. Öyle yapayalnız bir ömür ona biçilen, daha o günlerden belli.
Büyüdü tabi zamanla, ait olmadığı yerlerde bulunmaktan keyif alan gamlı bir baykuş oldu. Etrafında kimse olmadığında erkekler tuvaletlerini kullanıyor mesela, bir penisi olsaydı nasıl olurdu diye düşünmekten kendini alamıyor. Kendini güçlü sanıyor ama en ufak esintilerde sarsılıveriyor köklerinden. Bazı geceler yalnızlığına, ağlayacağı bir omuz olmamasına ağlıyor, bir omuz olduğundaysa yalnız kalamadığına. Bardağın dolu tarafını gör diye tembihlediler onu yıllarca, o yüzden hep üstten bakıyor bardağa, çünkü yandan baktığında gerçekle yüzyüze kalıyor. Bazı günler tenha sokaklarda dolaşıyor, sümüğü akan pis saçlı çocukları izliyor. Öyle basiretsiz ki, bazen aynaya baktığında kendisini göremiyor, evine bile ait değilmiş gibi hissediyor, sanki o ev başkalarına daha çok yakışır diye düşünüyor. Değişiklikten ölesiye korkuyor, yeni bir çorap almak bile zulüm sanki. Eve giriş-çıkış saatleri sekteye uğrar, hayat düzeni olağanın dışına çıkar diye olacak; aşık olmayı bile beceremiyor, herkesi reddediyor.
Hiçbir şey olmayı bu kadar kabullendiğinden midir yoksa acıtan bir yanı olduğundan mıdır bilinmez ama severim onu, bazen parka gidip salıncaklara binmek ister, bazen süslü püslü balonlardan ister küçükken babasının bir türlü almadığı. Tutar elinden götürürüm istediği yerlere, alırım dilediği şeyleri. Bir köşede ağlarken gördüğünde sakın ilişme ona zehirlidir.
Ece'10

27 Kasım 2010 Cumartesi

Minörlere Tapınmak

Pek arabesk günlerdi. Kadehler devrildi, içildi de içildi. Lakin Esma gibi yakamadık kendimizi cayır cayır yahut yaşlanamadık bir sahil kasabasında yapayalnız. Laftaydı belki de hepsi, fakat geldi de geçemedi bir türlü. Klarnet eşliğinde içimiz ezile ezile dinlediğimiz ayrılık şarkıları kadar keyif vermedi elele geçirdiğimiz günler. Annesi öldü diye ağlayan bir çocuk kadar da üzmedi gidişimiz kimseyi, biz sıradan insanlardık işte; sabahları kahvaltı etmeyen, evde terliksiz dolaşamayan, çişini son dakikaya kadar tutan.. 
Bir tekerleğin içinde yuvarlanarak büyümüş gibiyim, sanki hızlıca görüp geçirmişim her şeyi ve tüketmişim doyasıya hatta tiksinesiye. Kokuşmuş fikirlerim, giderek büyüyen kıçım, tükürülesi suratım ve masum çocukluğumla barıştım. Sana tapınmaktan başka bir halt ettiğim yok aslında, bir kara delik gibi beni kendine çekmekte üstüne yok. Bir hatalar silsilesi yaşamım; göz kalemi çekerken yanlışlıkla kaydırmak gibi, transit yola yanlış taraftan girmek gibi, sigarayı tersten yakmak gibi ve hatta bir adamın kalbine hançer saplamak gibi basit şeyler..
Majorler neşe zerk etmiyor artık kanıma, minörlerinse eskisi kadar kadri bilinmiyor. Halbuki en temiz şeydir hüzün. Mutluluk kadar nankör değildir, ne zaman istesen nerede arasan derhal orada olur. Yormaz seni ve daimidir; tıpkı yalnızlık gibi.. 
Yorgun çocuklarız senle ben, hayat kavgamız bitmek bilmiyor. Yollarımız bir kez kesişti ve ayrıma geldiğimizde bir hata yaptık, artık sonsuza dek birbirimizden uzaklaşarak yürüyeceğiz. Biraz acıklı, biraz bozuk süt tadında ömürler.. Kan kusturan, yavaşça öldüren lanet olası bir savaş; halbuki bir sineği duvara gazete kağıdıyla yapıştırmak kadar kolay şu kancık hayat! Bir daktilo olsaydım keşke ya da gramofon, eskirdim belki ama rağbet görürdüm vakt-i zamanında, şimdi ise ne olacağım belli değil..
Söyleyeceklerimden öyle korkuyorum ki, sustum yerleri tekmeleyerek ve öyle korktum ki göreceklerimden; kör ettim kendimi her gerçeğe.. Şimdi kör ve dilsiz, geceleri başucuma koyduğum yalnızlığım ve hüzünlerimle vakit geçiriyorum. Soluk aldığım her dakika atmosferdeki oksijeni tükettiğimi düşünmemeye çalışıyorum son zamanlarda, bir de bolca çikolata ile besleniyorum. İyiyim. Hem de çok.
Ece'10

24 Ekim 2010 Pazar

Zamanın Köleleri

Burnuma ninemin yaptığı böreklerin o temiz köy havasına karışan iştah açıcı kokusu gelir ve sızısı düşer yüreğime; bir daha yiyemeyecek olmanın.
Senin kadar adi, kancık, basiretsiz; bunca güzel kokan, teni güzel, gözleri güzel, ağzı kırmızı tek bir kişi yok yeryüzünde. Seni benden, beni senden mahrum bıraktığın gün ilan ettiğim bir savaş bu sonsuzluğa uzanacak. Anlaşma yok, ılımlı görüşmeler yok. Safi, katıksız kin dolu bir savaş. Yaralılar kurtarılamayacak, askerler tükenmek üzere, teçhizat bitti, sus payları çoktan yitip gitti. Artık bayat ekmeklerle idame etmek zorundayız hayatımızı, fırından taze çıkmış mis gibi ekmeklere asla paramız yetmeyecek. Buğdayların sarısında idik huzurla ama ateşin kırmızısında kaybolduk en nihayetinde.
Perdeleri sıkı sıkıya örtsen de gün ışığı hep sızacak bir delik bulur ya hani, işte öyle unutamama hastalığına yakalandık.. Ve ben o ışığa nasıl tahammülsüzsem senden de o denli tiksineceğim ömrümün sonuna dek..
Küçücük bir çocuktun kucağımda, çabucak büyüdü bedenin. Aynaya baktığında gördün kendini ve bana ihtiyacın yok sandın. Yanıldın küçüğüm, sen hep başının okşanmasından mahrum bıraktın geleceğini. Senle ben o manzara resminin güneşini oluşturan renklerin tonlarıydık. Sen bir ton olmaktansa renk olmayı tercih ettin, becerdin de; gri oldun. Şimdi sadece bir taş duvar olabilirsin belki, ya da sıvası dökülmüş bir duvar. Ben hiç bir zaman eskisi gibi parlayamayacağım evet, ama bir akşam üzeri manzarasında yahut şafak sökerken hep olmam gereken yerde olacağım.
Yasakların çocukları olamadık, hıçkırıklar içinde köhne bir hücrede doğurmadı analarımız bizi. Bacak kadarken bile babamız bizi yakalar da döver diye korkmadık sevgililerimizle buluşurken. Belki de yaşamanın tadını alamayacağız bu sebepten, boğazın kokusuna, simidin tadına, birlik olmanın huzuruna erişmeye çalışmanın hasretini çekemeyeceğiz. Biz elimizdekilerin tadına varamadan, son nefesimizde bile bir şeylere hasret olacağız.
Ece'10

11 Ekim 2010 Pazartesi

Küçücük Ellerim ve Ben

Bir veda gibiydi son bakışım, kimsenin anlamak istemediği kadar açık ve seçik. Gizli öznelerle yaşanacak bir hayata adım atıyordum. Yumak haline getirilmesi gereken ama asla o karışıklıktan kurtulamayacak bir çile olduğum aşikardı ama ben rengimin güzelliğini görmeye başlamıştım zamanla. 
Sevdiler beni, halbuki dokunulması imkansız bir gudubetim. Tüm o kirli bulaşıklar arasında kafaya taktığım bardağı yıkayınca mutlu olan ama çantamın dibinde biriken tütünlere sinirlenip ağlayacak kadar hasta bir ruhum var. İstanbul'un yarısını davet ettiğim bir partiyi ekip, hep hayalini kurduğum o sümüklü kız oluveririm birden.
İzin versem kendime belki mutlu bile olabilirim ama öğretildim; mutlu olmak çok ayıp. Hep o sarı, plastik ve dibi kazınmış tabaktan yerim yemeğimi bu sebepten, yenisini alamayacak kadar aciz olduğum sürece yanımdalar. 
Sahici şeyler yaşadım ben. Bir sandalyenin anlayamayacağı kadar çok sevdim mesela. Ve yine bir sandalyenin anlayamayacağı kadar çok acı çektim. Sonra bir gün geldi, hepsi dondu. Benimle yürüyen her bir his pili bitmiş oyuncak gibi kalakaldı olduğu yerde. Ben yürümeye devam ettim, onlara el sallamakla yetindim. Bir saltanatın çöküşüydü bu, ardından cumhuriyet ilan edildi. Bir daha asla Lale Devri'ni göremeyecek gözlerim, hükümetler gelip gidecek, kimi sevilecek, kimi idam edilecek. Ruhum emperyalizmin esiri olacak belki de. Dişiliğimin zindanlarında kalan zavallı esirlerim olacak, ben işkence ederken kimse onları duyamayacak.
Tüm ahlaksızlığımı elimde bir çift şiş ile kendime kazak örerek kamufle edeceğim, örnekler vereceğim büyük teyzelere, yanaklarımı sıkıp 'cici kız' diyecekler ama ben asla annemin bana uygun gördüğü adamla evlenmeyeceğim. 
Gözyaşlarımı biriktirdiğim kutuyu yağmurlu günlerde sokaklara boşaltıp sonrası için hazırlık yaparım kış gelince, yatağımın altında saklarım onu. Çok üzüldüğümde, kalbimi gömdüğüm mezarlıkta dolaşırım bazı geceler, başlarında dikili soğuk mermer taşları okşarım o bayıldığım flemenko parçalar eşliğinde. Dönüp yatağıma girdiğimde kalbimin yerindeki boşluğun sızısını hissederim dişlerimi sıkarak. Güneş doğarken açarım gözlerimi, aynadaki aksime gülümserim ve dolabımın önüne geçip 'bugün hangisi kullansam acaba?' deyip maskelerimi gözden geçiririm.
Soğuk ve yağmurlu bir sonbahar günüydü tanıdığımda seni, şimdi ne zaman yağmur yağsa tenimi deler geçer damlalar; sonbahara küslüğüm bundan.. Gülüp geçileceklerdenim velhasıl, bakıp düşünüleceklerden olmayı bir kenara bıraktım kendimi tanıdım tanıyalı.
Ece'10

30 Eylül 2010 Perşembe

Gün ve Gece VII

İşte tam da oradaydı, az sonra zili çalacaktı. Öyle heyecanlıydı ki, biraz nefeslenmeye karar verdi. Çok özlemişti her ikiside birbirini hiç şüphesiz. Yukarıda da durum farksızdı, hem bir an evvel gelmesini istiyor hem de biraz daha gecikmesi için yakarıyordu. Elini ayağını nereye koyacağını bilmeden amaçsızca bir sola bir sağa gidip geliyordu. Ve nihayet; zil çaldı. Derin birer nefes aldılar, sonsuz süren kırk basamağın ardından (ve sonsuzluktan da öte aradan geçen onca zamanın) karşı karşıyaydılar. Gece sükun içinde, Gün ise ağlamak üzere öylece bakakaldılar bir süre ve ilk adımı atan Gün oldu, atladı boynuna fütursuzca, yıllar sonra annesini bulmuş bir çocuk gibi.. Gece şefkatle sarmaladı onu, öptü alnından. İki kardeş işte yeniden bir aradaydı, müthiş bir uyum içerisinde..
Gün’ün gözyaşları dinmeye başladığı sırada Gece her ikisine de kahve hazırlıyordu. Konuşulacak yüzlerce şey vardı ve nereden başlayacaklarını bir türlü bilemiyorlardı. Aptal gülüşmelerin peşinden ilk soruyu Gün sordu: ‘Mutlu musun?’
İç geçirdi Gece koltuğa kurulurken, bir yandan da düşünüyordu; mutlu muydu gerçekten? Net bir şey söylemek zordu, ufacık şeylerden havalara uçup bir o kadar küçük mevzulardan darmadağın olabiliyordu. Gün onun aklından geçenleri okumuş gibi baktı yüzüne, ‘ne ketum kadınsın!’ diye sitem etti. Gece ise şu malum ukala gülümsemesiyle yanıtladı onu.
Kendisinden bahsedilmesinden pek hoşlanmazdı, bu sebeple ani bir çalımla ‘hadi başla bakalım, kim bu adam?’ diye sordu. Gün bunu bekliyormuşçasına derin bir nefes alıp aralıksız anlatmaya başladı. Ezberlenmiş bir konuşma gibi kelimeleri ardı ardına döküp saçıyordu. Çok zengin olmasa da hatırı sayılır derecede kazanan, güzel bir arabası olan, iyi bir kariyer yapmış, çok yakışıklı olmasa da çekici, vücut yapmış olmasa da çelimli, çok kültürlü olmasa da bilgili sayılabilecek ve kendisine kelimelerle anlatılmayacak kadar aşık bir adamdı. Mutluydu Gün, aşk istemiyordu zaten, acıdan başka bir getirisi yoktu insana, evet evet o böyle gayet iyiydi.. Gece’nin tepkisizce dinlemesi bir zaman sonra sinirlerini bozdu ve sesini yükselterek abartmaya başladı, en sonunda ise haykırdı:
‘Kimi kandırıyorum değil mi? Sen benim ciğerimi bilmezmişsin gibi atıp tutuyorum işte, salak bi sükunet içindeyim ve onu hala içimden söküp atamıyorum!’
Gece sarıldı sıkıca ve doya doya ağlaması için bekledi.. Sonra o da konuşmaya başladı:
‘Ne sanıyorsun mutluluğu? Gülümsemek mi yoksa huzurlu olmak mı? Ya da hiç ağlamadan geçirilen anlardan ibaret mi mutluluk? İnsanoğluna verilen en sonsuz duygu keder, kederden asla kurtulamazsın.. Senden asla benim halet-i ruhiyemde yaşamanı bekleyemem ama üzgün değilmişsin gibi rol yapmana lüzum yok, ben senin gerçeğinim..
Bu evden çıkıp giderken kafamda tek bir şey vardı, tek bir damlası kalmayana dek unutmak. Seni ve tüm hayatımı kaybetmek pahasına bir yola koyuldum. Öyle çok şey yaşadım ki, yüzlerce insan onlarca yer.. Gördüm ki gerçekten de kendinden kaçamıyorsun, gülüp eğlenirken artık bittiğini sanıyorsun ama yatağa girdiğin anda hepsi ziyaretine geliyorlar. Biliyor musun yeniden aşık olabileceğimi bile sandım. Şeytani dişiliğimi de kullandımi saftirik kız havalarını da.. İnan bir adamı elde etmek bir çift topuklu ayakkabı ve bir mini etekten ibaret, bu sayede bir sürü herifle düzüştüm. Şimdi ise şu halime bak bir kendim bir de ben.. Bu kaçış sayesinde öğrendiğim yegane şey Ben oldum. Bunun ne kadar zor olduğunu anlamanı beklemiyorum senden, ne yazık ki asla yaşayamayacaksın.. ’
Ardından her ikisi de sessizliklerine boğuldular, öylece kaç zaman geçtiğini bilmeden.. Gün uykuya daldı huzur içinde, Gece ise karanlığı izlemeye koyuldu. Kaçtıkça geri döndüğü şehri hayranlıkla selamlıyordu. Yapacağı onlarca iş vardı, kendine taze bir hayat kurmak istiyordu, öncelikle bir ev bulacaktı ki bunu Gün’e nasıl izah edeceği hakkında en ufak fikri yoktu. Şafak sökerken bir ürperti hissetti, ‘günaydın şehri’m’ diye fısıldadı. Yatağına doğru yürürken kürkçü dükkanına döndüğünü hissediyordu, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi..
Ece’10

8 Eylül 2010 Çarşamba

Karanlık Manifesto

Zehirli bir gün.
Küçüğüm, içeride her şeyden bir haber oyuncaklarıyla oynuyor. Hiç istemedim ben onu, çok sevdim hep, ama hiç istemedim. Benimle zaman kaybetmeyi hak etmiyor, gitmeli bir an evvel. Bana ayak bağı olacak, oysa yapacağım sürüyle şey var. Şımarıklıktan değil, istemeyişim sebebsiz değil. Küçücük daha, gözlerinin içine baka baka 'git!' diyorum, anlamıyor. Bense henüz oyuncaklarımı terk etmeyi reddediyorum.
Oyuncaklarım.. En sevdiğimi kaybettim, belki de birileri çaldı, bilemiyorum. Çok aradım, eşeledim, her yerim yara bere içinde kaldı, en sonunda pes ettim. İçimdeki obsesife çok bağlıyım, bazı şeylerden vazgeçemiyorum ama emin olduğum bir şey var: Bu çocuk bu evden gitmeli!
Benden olmayan bir çocuğun annesi olmak istiyorum, onunla oyuncaklarımı bile paylaşabilirim, ama sen..
Vücudumun saklı yerlerinde içi zehir dolu kapsüller var, bazen kanıma zerk oluyor bu zehir ve en acımasız yanım o anlarda çıkıyor ortaya. En kötü tarafı da, yaptıklarımdan asla pişman olmuyorum. Sanırım O gece vicdanımı çaldılar ve denize attılar, belki bundandır sonsuz aşkım denizlere.
Anılarımı aldılar elimden, düşünüp hüzünleneceğim, kahırlanacağım tek bir saniye bile kalmadı zihnimde, hepsini buruşturup çöpe attılar. Hiç bir şey yaşayamıyorum, o filmdeki adam gibi tıpkı. Hani şu her gün hafızasını kaybeden.
Sürekli karşıma çıkıp duran şu pis ve şişman adamı öldürme planları yapıyorum. Katmer katmer dökülüyor etleri, suratından naletlik ve çirkinlik akıyor. Her karşılaşmamızda parmağını sallayarak: 'Ben sana demiştim!' deyip beni delirtiyor. Elimi belime koyup bağırıyorum: 'Aptal herif, payıma düşeni çekiyorum zaten, bu senin için yeterince keyifli değil mi?!' ve her seferinde aynı yanıt; bıyık altından yarım bir gülümseme.
Acımasızlık, bencillik, fütursuzluktur beni ben eden, ben sadece kendim için yaşarım, bunu kabul etmek istemeyişiniz neden? Neden hep gözlerimde hüzün arıyorsunuz? Neden tuhaf olduğumu bir türlü kabullenemiyorsunuz? Öyle keyfim yerinde ki hasetlikten çatlarsınız anlarsanız. Yormayın kendinizi, sizi umursadığım yok sevgili tombik dedikoducularım. Üstelik sonsuz izniniz var, hakkımda dilediğinizi söyleyebilirsiniz, sizi şimdiden affediyorum.
Ruhumu bedenimden sınır dışı ettim, özgürlük pek tatlı.
Ece'10

31 Ağustos 2010 Salı

Pis Kedi

Kanına işlemiş bir yalnızlık türküsü. Artık ne sevebilir adamakıllı, ne de aşık olabilir. 'Sen aslında böyle biri değilsin'le başlayan safsatalar. Aslında böyle değilse nasıl katlanır yüreği bir başınalığın fikrine? Kandırmayın kendinizi, bırakın yaşasın o hayalini kurduğu dımdızlak sümüklü hayatı. Bırakın yalnız ölsün, kıvrana kıvrana tek göz evinin kirli paslı yerlerinde. Yardım dilenmeyecek sizden, zaten ne geldiyse o deli gururundan geldi başına. Bir ananın doğum sancısı çekmesi gibi, bağıra bağıra ağladı sokaklarda, göreceğini gördü velhasıl.
Neşeli idi eskiden, bir kemanı vardı babasından kalan, pekte güzel çalardı. Şen kahkahaları ücra köşelerden duyulurdu, mahallenin sevgilisiydi. Hep o gözü kör olasıca herifin bok yemeleriydi ya bunlar, kimse ses edemiyordu. 
Sonbahardan payına düşen hüznü alıp, hapsetti kendini yeniden kör karanlıklara. O cafcaflı hayattan geriye kalan bir tek tüyleri gün geçtikçe uzayan ve ölmek nedir bilmeyen bu miskin kedisi kaldı. Kucağından indirdiği yok, onun sessizliğinden kedisi bile miyavlamayı unutmuş. Ne zamandır fısıltıdan dahi yoksun yaşıyorlar.
Zannediyor ki bu bohem yaşamı sonsuza dek huzur verecek ona. Varsın öyle düşünsün. İt gibi kuyruğunu kovalayacağı günler yakındır. Titreyerek yürüyen bir yaşlı olduğunda, bastonlar bile el vermeyecek ona. Saçlarını savura savura yürüdüğü günlerden yadigar bir tokası kalacak geriye, bir tutam saçıyla beraber. Görecek sonunda o bayıldığı yalnızlığın nasıl inlettiğini adamı. Neden aşkın peşini kovaladım diye karalar bağlayacak ama nafile, sesini duyan olursa ne ala. Bir adam vardı ona hayran, reddetti cakasından, ama o işler öyle yürümez, öğrenecek vefasızlığın en vefasız yanını. 'Bana ihanet ettiler!' diye haykırıyordu en son, ne olmuş yani, ihanet etmeyenlere git öyleyse sende. Ama yok, herkese sırtını çevirdi. Ya kendini doğrayacak bir gün o ruhsuz sarı saplı ekmek bıçağıyla ya da kedisini. Başka ne kaldı ki elinde?
Belki bir gün affederim onu, ama ancak ben, siz sesinizi çıkarmayın sakın. Belki yardım da ederim ölmesine, ama dönüp bakmayın. Bırakın bizi bizle, bende en az onun kadar suçluyum, siz işinize bakın.
Ece'10

26 Ağustos 2010 Perşembe

Ben Kuşlardanda Küçüktüm

Gözlerim ufka dalmaz oldu nicedir. Ruhum kanat takmış uçuyor biçare, dört duvar arasına sıkışıp kalmış. Sürekli bir yerlere çarpıyor ama ışığa aşık kelebekler gibi yılıp usanmadan uçmaya çalışıyor. Müdahale etmek ne mümkün, söz dinlemez.
Yürürken içimin yollarında, bir sokağa takılıyor gözüm. Tabelaya bakmadan dalıyorum içeri. Her taraf yıkık dökük, taş taş üstünde kalmamış. ‘Herhalde savaş görmüş bir yer’ diye geçiriyorum içimden, ne ses ne nefes.. Terk edilmiş bir kasaba gibi ıssız. Biraz daha ilerleyince hala ayakta durmaya çalışan bir ev görüyorum, merak içinde cama kafamı dayıyorum.
Bir bahar günü yaşanıyor evde, sabahın erken saatleri.. Evde pek eşya yok, çok zarif döşenmiş. Her yer neredeyse bembeyaz. Yataktaki şimdiye kadar gördüğüm en güzel adam, henüz uyanan ve yataktan çıkmaya çalışan kadınsa çok alımlı. Ilık esen bir rüzgar yatağın hemen yanı başındaki beyaz dantel perdeyi havalandırıyor ve uyuyan adamın yüzünü yalayıp geçiyor. Kadın yataktan çıkar çıkmaz sevgilisinin gömleğini geçiriyor üzerine, tıpkı filmlerdeki gibi. Belli ki adamı uyandırmamaya çabalıyor, güzel bir kahvaltı hazırlayıp yatağa getirecek. Adam yüzüne perde dokununca uyanıyor, gözlerini araladığında sevgilisinin mis gibi kokan yastığını boş görünce hummalı bir hazırlığın kendisini beklediğini anlayıp, dışarıdan gelen taze çiçek kokularını içine çekerek tekrar uykuya dalıyor. Kadın işini bitirip mutfaktan çıkınca adam gözlerini açıp O’nu izlemeye koyuluyor ve derin bir iç çekiyor, seviyor kadını, öyle bakıyor çünkü. Biraz öpüşüp koklaşıyorlar, sonra da kahvaltılarını etmeye koyuluyorlar. Gitme vakti. Ama bir dakika bu benim içerim, ve ben bu insanları bir yerden hatırlar gibiyim, derhal koşup sokak tabelasına bakıyorum, tabi ya nasıl da akıl edemedim: ‘Hayaller Sokağı’. Bir daha geçmemeyi dileyerek hızla uzaklaşıyorum oradan.
Ellerim ceplerimde yürürken adımın seslendirildiğini işitiyorum. Başımı çevirince dostlarımı görüyorum, hepsi bir ağızdan beni yanlarına çağırıyorlar. Gidip her birine dakikalarca sarılıyorum. Sonunda doğru yerdeyim galiba. Ancak yine de huzursuzum, anlıyorum ki sonsuza dek kalamam ‘Dostlar Sokağı’nda, ne de olsa herkes yalnız bu dünyada. İçimden çıkıp gerçekliğe dönünce, odamda enfes bir şarkı karşılıyor beni, yaşama bağlanıyorum yeniden.
Mutluluklar da bizim, üzüntüler de, her duyguyu köşe bucak yaşayabiliyorsan, ancak o zaman ölsen de gam yemezsin. Köşe başındaki çeşmeden hayat akıyor, ve sen ağzını dayayıp kana kana içmek yerine oturup izlemeyi seçiyorsan, yaşadığın bedene ve kapladığın alana haksızlık ediyorsun. Yaşamak dediğin ille delirmek değil benim gibi, kimisi doymak bilmeden öğrenmeye hevesli, kimi gezip tozmaya. Ne yazık ki ömür hayaller kurup gerçekleşmesini bekleyerek tüketmek için çok kısa. Gözünün önünden akıp giden sensin aslında; zaman da sensin, hayat da.
Ece’10

24 Ağustos 2010 Salı

Gün VI

Kolaya alışmanın inanılmaz rahatlığı.. Gün'ün derdi tasası kalmamıştı yine, aşık olmuştu. Gece'den de haber almıştı, yakında döneceğini öğrenmişti. Yavaş yavaş yoluna giriyordu her şey. Sesi cıvıl cıvıl ötüyordu. Gece olsa yanında, O'ndan dikkatli olmasını isterdi ama şimdi böyle bir derdi yoktu. Evet belki nankörlüktü yaptığı ama ilk defa Gece'sizlik hoşuna gidiyordu. 
Adamla her gün saatlerce konuşup, konuşamadıklarında da mesajlaşarak cicim günleri yaşıyorlardı. Zaten ilişkiler hep böyle başlamaz mıydı? Flörtleri cazip kılan bu baştaki heyecanlar değil miydi? Kimi kadın bunun ayırdına varıp bir süre sonra kendini kopup koyvermekten vazgeçerdi ancak Gün gibi kimileriyse her seferinde ilk defa oluyormuş ve bu kez sonmuşçasına davranmaktan vazgeçmezdi. Bu adam onunla çok ilgileniyordu, sanki bir önceki başlarda böyle değildi.. 'Neyse ne!' diye düşündü, o hayatından memnundu. Hayatının her döneminde bir erkeğe ihtiyaç duymuştu ve bunu asla inkar etmemişti. Her ne kadar yalnız yaşamaya çalışan güçlü kadınlara imrense de kendisi bir türlü beceremiyordu, hoş deneyip denemediğinden de emin değildi.. 
"Saat yaklaşıyor" diye mırıldandı, hazırlanmaya başlamalıydı. Şık bir restoranda akşam yemeği vaadetmişti, onu almaya gelecekti. Tam hazırlanmaya başlarken gözüne kurumuş bir çiçek takıldı. Gece'yle geçirdikleri o çok eğlenceli günlerden biri geldi aklına. Aniden çok acı bir özlemle beraber yokluğundan duyduğu rahatlık yüzünden derin bir pişmanlık duydu. Kendini kandırmaya çalışıyordu galiba.. Ne güzel öperdi Gece, onun yanında güçlü olmasına hiç gerek yoktu, herşeyden korurdu Gün'ü.. Tüm dertleri hafiflerdi, çünkü O mutlaka bir çözüm bulurdu. Sırtını Gece'ye yasladı hep, hemde sinsice ve çıkarcı bir yaklaşımla değil, dostluklarının bir getirisi olarak, rahatlıkla.. Gözleri doldu, sırası değildi biliyordu, neyseki radyoda başlayan neşeli şarkı onu gerçek hayata geri döndürdü. Sevgilisine güzel görünmeliydi. Muhtemelen bu sefer turnayı gözünden vurmuştu, çok iyi para kazanıyordu, güzel bir işi ve evi, şık bir arabası vardı.. Artık evlenmek istiyordu, sanki acelesi varmış gibi! Varsın okulu henüz bitmemiş olsundu, hem evli olup hem okuyan onlarca kadın yok muydu?
Kriz geçirdiği günün ardından uykuya dalmadan önce çalan telefon eski sevgilisinden geliyordu. Gün uyuduktan sonra da bir kaç defa aramış en sonunda telesekretere, mesajı duyduğunda ona geri dönmesini istediğine dair mesaj bırakmıştı. Gün uyanıp bunu gördüğünde eli ayağı kesilmiş, kendini hemen toz pembe hayallerin pençesine kaptırmıştı. Bir kaç ses denemesinden sonra aradı, telefonu tuhaf aksanlı ve ses tonu çok etkileyici olan bir kadın açtı. Ağır bir yumruk inmiş gibi sarsıldıktan sonra olduğu yere oturdu, onu istedi telefona. Sesi cıvıl cıvıl geliyordu lanet olasıca herifin! Sanki çaresiz bir hastalıktan kurtulmuş gibi mutluydu. Kadının kim olduğunu sormaya cesaret edemedi. Kurduğu tüm hayaller baloncuklar halinde göğe yükselip teker teker patlamaya başladı.. Aramasının tek sebebi kendisinde kalan bilgisayarıydı. Çalışmalarını kaydettiği için ona çok acil ihtiyaç duyduğunu ve bunun için 'rahatsız' ettiğini söyledi. Gün de dert etmemesini, istediği zaman hatta şimdi bile alabileceğini belirtti. Telefonu kapatınca avazı çıktığı kadar bağırarak gidip bilgisayarı çantasından çıkarıp ikiye parçaladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan sayıp söverek elindeki parçaları çantasına nazikçe yerleştirmeye çalışıyordu.
Bu son darbe oldu Gün için. Bundan sonra geçen her an kendini mutlu etmek için harcadı vaktini. Gerekli gereksiz her şeye güldü bazen, en sonunda da gülümsemesinin karşılığını kendince aldı. Artık elindekinin kıymetini bilecekti. Bundan böyle Gün'ün hayatında uçarı aşklara yer yoktu..
Ece'10 

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Yadırgadım Kimi Zaman

Aşkın başkentinde yağmur yağıyor. Seni unuttum sanacaksın, belki unutacağım, sanacaksın ki başka tenlere dokundum, kim bilir belki dokunacağım. Var sen nasıl istersen öyle bil, bendeki sen bi başımayken dahi beni tüm kötülüklerden koruyor.
Neler öğreniyor insan, kimi zaman onca insan arasında ıssız, kimi zaman adını ezbere bildiği bir kafede yalnızken bile yanında sevdikleri varmış gibi. Yalnızlıkta bir ben daha çıktı meydana, çok cesur.  
Herkes bir rahimden çıkıyor, herkes bir kadından salınıyor dünyaya ve güya bu dünya hepimizin. Fakat bir şey var; her zaman yaşadığından farklı bir yere adapte olamıyorsun çoğu zaman, sadece farklı dili konuşmandan kaynaklanmıyor, apayrı gözlerle bakıyorsun çevrene ve aynı şeyi görmen neredeyse imkansız. Zaman zaman sağlıcakla kalmak bile altın değerinde geliyor insana. Yol iz bilmeden yürüdüğün ve gördüğün her yer tamamen muamma. Sonra zamanla alışıyorsun bastığın yerlere ve oradan da kaçmak istiyorsun en nihayetinde. Bir ışık yanıyor beyninde, “hiç biri yetmeyecek bana, belki de dünyayı dolaşmalıyım” diye düşünüyorsun ve yeni rotalar ekliyorsun defterine.
Gökyüzünde süzülmekte çok güzel, rayların üzerinde tıngır mıngır ilerlemekte ve tabanların isyan bayrağını çekene kadar yürümekte. Aradığım bir şey var, ne olduğunu kestiremediğim, bulduğumda öğreneceğim, aramaya devam edeceğim.
Ece’10

Gece V

Gözlerinde korku aradı aynaya baktığında, en azından bir parça hüzün.. Dün akşam yaşadıkları öylesine irite ediyordu ki Gece’yi.. Ama sadece o kadar. Bir erkeği reddetmiş olmak egosunu şişirmişti, şeytanca gülümsüyordu aksine. Tek bir hücresi dahi uyanmamıştı ona dokunduğunda, nasıl çıkabilirim bu işin içinden diye düşünüyordu çünkü o sırada. Nitekim becerdi de sıyrılmayı.. Ne yazık ki programına göre bir gün daha katlanmak zorundaydı bu adama. Sevişmenin ne büyük maharet olduğunu anladı aslında, rastgele yapılamayacak kadar değerli.. Yolculuğa çıktığından beri bin bir türlü insanla karşılaştı. Bir takım zorluklar atlattı, gittikçe büyüyordu cesareti. Kimi zaman korkup vazgeçmeyi düşünmedi değil ama kırılmadı işte.. Kendini sevmeye başlıyordu yavaş yavaş. Yüreğine gömdüklerinden af diliyordu bazen, onca güzellik görmüştü ve hiçbirini onlarla paylaşamamıştı. Yolculuğun yarısı geçmişti bile, nasıl olduğunu anlamadan. Velhasıl öğreniyordu işte bir şeyler. Geri dönmeyi istediği zamanlarda , gökyüzüne çevirdi yüzünü, onu asla yalnız bırakmayan ve her daim gülümseyen o mucizevi yıldızlara bakıyordu. Sokaktan anlamadığı dilden sesler çalındı kulağına, gülümsedi. Bir kitap adı gibi: ‘Çılgın Kalabalıktan Uzakta’. Şimdi tekrar  sokağa çıkacaktı ve yeni bir yeri keşfetmenin keyfine varacaktı..
Ece’10

Bazen Çoğalan Ruhumu Öldürürüm

Buz düşermiş insanın yüreğine zaman zaman. Kimseyi sevmezmiş o anlarda, kendine tapınırmış. Kendini dinlerken bulutlarla konuşurmuş bazen. Çaresizliği çare edermiş kendine en yalnızlıklarında. Bir oyun yarattım, belki on sene sonra tadacağım mutluluğu, o zamana kadar bu yarattığım haşin oyunun pençesine attım kendimi. Bazen kalbim eriyor özlemekten, duvar oldum adeta, kendimden bile saklıyorum. Göz alabildiğince huzuru tattım. İçerim yanmıyor nicedir ya da kendimden korkuma sesimi çıkarmıyorum kim bilir. Yanımda biri var benimle gelen, ondan vazgeçemiyorum. Bu sebeptendir ki kimseyi artık ‘o kadar’da sevmiyorum. Belki hasret telaşındandır bilemiyorum fakat bildiğim tek şey; eski benden eser yok. Birilerini mutlu etmek için harcadım hep zamanımı, ne gam! Şimdilerde gülümseyerek uyanıyorum, başarmış olmanın haklı gururu var üzerimde. Zamanın su gibi akıp gittiği günlerdeyim, ne plan ne program. Geceyi gündüze katıp, hayatı içiyorum kana kana. Kıskanılacak şey mi bu? Ah bir görebilsem kendimi dışarıdan. Birileri kulağıma bir şeyler fısıldadı ve ben onları gerçekleştiriyorum. Ne defterler ne kalemler yetiyor beynimdekileri anlatmaya. Sözün bittiği anlar oluyor bazen, o zamanlarda izah etmeye çalışmak yerine  susmayı tercih ediyorum. İzler bırakıyorum geçtiğim yerler de, döndüğümde bulabilmeyi umuyorum. Anılar canlanıyor zihnimde bazı bazı, bir filmi izleyip izlemediğimi sorduklarında, bir oyun oynarken.. Üfleyip savuşturuyorum hepsini, kendime payeler çıkarıp yola devam ediyorum. Güzel gözlerinde kaybolduğum bir adamı hayal ediyorum, belki de birileri sahip ona, neyse ki ne halim varsa görmekle meşgulum, başka bir istasyon beni bekliyor.
Ece’10

30 Haziran 2010 Çarşamba

Gece IV

Zaman geçtikçe buhranları seyrekleşmeye, göz pınarları kurumaya başladı. Biraz tatil iyi geldi aslında Gece'ye, gülen yüzler görmek içini aydınlatmıştı.. Yeni bir şeyler vardı aklında, esaslı bir yolculuğa hazırlanıyordu. Bir yandan geçmişini unutmak için azami çaba gösterirken diğer yandan unutmaya direnen yanına ayak uyduruyordu. Gece nöbetleri yerini mayhoş bir uyku haline bırakmıştı, huysuz bir keyif yerleşiyordu yavaş yavaş bedenine.. Yıllar sonra ortaya çıkan eski bir yüz.. Tuhaf hissediyordu, sanki yıllardır kayıp bir hazineyi bulmuş gibi.. En azından şimdi bildiği bir şey vardı: Eğer gerçek duygular varsa ortada, yıllar geçse de, sen tükendi sansan da ve yaşanması gerekiyorsa o gelip seni bulur bir gün en ümitsiz anında.
Döndüğünü Gün'e haber vermek istiyordu ama işiteceği azar ve nasihatler bir yana tekrar gideceğini söylemek gerçekten zor geliyordu. Gün'ü ikna etmek imkansızdı. Çok özlemişti sohbetlerini, sabahlara kadar kikirdedikleri zamanları.. 'Sabret!' diye tısladı, yanında Gün varmışçasına..
İçindeki tuhaf değişime şahit oluyordu an be an. Sitem etmemeyi öğrenmişti ilk olarak, kendi gibi herkes bir kere geliyordu şu dünyaya ve herkes dilediğince yaşamakta özgürdü. Hayatındaki herkesi sorumsuzca, katıksızca, beklentisizce sever olmuştu bir de. Hobilerine ağırlık veriyordu çoğunlukla, arzuladıklarını ertelemiyordu, şu eskilerden gelenin öğüdüne göre; yarın geriye kalan hayatının son günü.. Ah tabi harfleri fütursuzca ortalığa dağıttığı da aşikardı, edepli edepsiz aldırmadan aklına geleni geldiği gibi konuşur olmuştu. 
Halbüki dün gibiydi tüm sıkıntılar.. Dönüp bakınca sanki her şey tek bir günde yaşanıp bitmişti.. Her sabah kalbi daralarak uyanan o değildi adeta.. Sanılanın ve görünenin aksine unutmamıştı hiç bir şeyi ve aldatmamıştı geçmişini, ihanet etmemişti anılarına, enteresan bir şekilde sonsuza dek böyle yaşayabileceğine inanıyordu..
Yaşadığı deneyimler arasında en can sıkıcısı erkekleri tanımak olmuştu. Bu cinsin derdinin düzüşmekten ibaret olduğunu anlatmışlardı fakat gözleriyle görmek zor bir deneyim olmuştu. Aslında hayatı kolaylaştırdı bu durum. Zira dünyayı parmağında oynatabileceğine dair bir güç peyda olmuştu içinde.. Gece'nin de şeytanı uyanmıştı artık, şayet becerebilirse ruhunu sandığa tıkıp bi süre sadece bedeniyle idare edecekti, zira korumaya çalıştığı değerlerin başkalarınca anlamı yoktu..
Bavulunu hazırlamaya başladı bile, yüzü gülüyor hiç değilse..
Ece'10

16 Haziran 2010 Çarşamba

Yıldız

Anılara sığınıyor zihnim. Hepsini tek tek düşünüp kahırlanıyor, aynı zamanda elekten geçirip takılanları atıyor. Kalbim ellerimde çırpınıyor yaşamak için bense usulca cebime sokuyorum ve sıkıca tembihliyorum: Sakın bir daha sesini çıkarma! 
Bir kere geliyormuşuz şu dünyaya, reenkaarnasyona inanıp inanmamak kişiye kalmış ancak varsa bile bir öncekini hatırlayan olmadığına göre her halükarda ilk ve sonmuş gibi yaşamak lazım. Her lezzetin tadına bakmak düşer ademoğluna. Güneşin doğuşunu da izlemeli denizin kenarında, kaldırımlarda da sürtmeli gecenin bir yarısı. En acılı şarkıları da dinlemeli yüreğinde hissederek, ellerini havaya kaldırıp dans da etmeli şık bir gece kulübünde. Kışın parmaklarının ucu buz tutmalı kartopu oynarken, yazın kıçının arasından ter damlamalı ıvır zıvır işler peşinde koştururken.. 
Demişler ki; kadın duygusaldır. Hiç erkeklerin kadınlardan daha duygusal olabileceğini düşündünüz mü? Kaç kadın aşıkken bir önceki sevgilisini düşünüp onu belki de geri ister? Kadın için vazgeçilmez diye bir şey yoktur. Her zaman alternatif hayatların peşinden koşar, koşmasa da aklının bir köşesinde 'acaba'larla yaşar.
Bir yıldız olacağım günü iple çekiyorum, henüz sıram gelmediğinden kuyrukta bekliyorum ancak o gün geldiğinde herkes beni çok sevecek biliyorum, hep arkamdan iyi konuşacaklar, işte bu beni gülümsetiyor. Varsın günlerim viran olsun, varsın gözlerimden yaş eksik olmasın. Belki de en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız.

10 Haziran 2010 Perşembe

Gün III

Gün'ün gözleri davul gibi olmuştu ağlamaktan. Sabahtan yapacağı bir sürü iş vardı ama nafile, Gece'nin gidişi mahvetmişti onu, zaten sevdiği adam her gün bir darbe vururken güvendiği tek şey de ellerinin arasından kayıp gitmişti. Her ne kadar ardından bağırıp çağırsa da çok seviyordu Gece'yi ve şimdi dayanak olabilecek tek fikir her an geri dönebilme ihtimaliydi. Kendine bile zor itiraf ediyordu ama Gece bu kadar güçlü olduğu için hep kıskanmıştı onu ve böyle kaçıp gitmesine sebep olabilecek kadar üzülmesine hem şaşırıyor hem de bir an evvel bu ruh halinden sıyrılıp yine Gün'e destek olmasını beklemekten kendini alamıyordu.
Gün hep bencil olmuştu, hep en beğenilen en arzu edilen olmuştu. Öyle ışıltılıydı ki her tanıştığı erkekte muhakkak bir iz bırakıyordu. Sevmeyen asla sevemezdi ama bir kere sevdiler mi bir daha vazgeçemezlerdi.. Gün sadece aşık olduğunda cesurdu, en büyük çılgınlıkları aşıkken yapardı, onun dışında sinir edecek kadar korkardı herşeyden. Savunmasızdı aslında.. Gece onun bu yanını hep kapatırdı. Gece adeta Gün'ü darbelere karşı koruyan bir kalkandı.
Gün aynaya baktı, gözlerinin ta içine doğru, 'ne yapabilirim şimdi acaba?' diye düşündü. Tüm enerjisini diğer arkadaşlarına verip kendini avutamıyordu artık eskisi gibi ama yalnız kalmaya da cesareti yoktu. 'En iyisi uyku ilacı alıp bugünü uyuyarak geçirmek' dedi. Gece olsa kızardı böyle söylediği için, kaşlarını çatar ve başına gelen bütün kötü şeyleri yüzüne haykırarak yüzleşmesini ve böylece çare aramaya başlamasını sağlardı. Lakin şimdi buna gücü yetmezdi. Koskoca yatağın bir ucuna ilişiverdi. Tostoparlak etti vücudunu, gözleri ağırlaşıyordu işte, en azından düşler dünyasında mutlu şeyler görme ihtimali vardı.. Uykuya dalmadan hemen önce telefonun çaldığını duyar gibi oldu ama kalkıp bakmaya mecali yoktu..
Ece'10

6 Haziran 2010 Pazar

Pireler Berber İken

Zamanın birinde, dünyanın en güzel yerinde, havanın mis gibi koktuğu, ağaçların eşsiz meyveler verdiği, kokusunu başka hiçbir yerde bulamayacağın çiçeklerin açtığı, nice güçlü hükümdarların gelip geçtiği ve onu benzersiz yapan en önemli özelliğini yaman bir aşk hikayesinden alan bir şehir varmış.. Bu aşk iki insanı hayatlarının baharında esir eden ve onlardan başka herkesin görmezden gelmeyi tercih ettiği bir aşkmış.. Aşıklar öyle acılar çekmişler ki Tanrı bu şehrin insanlarını şehri ortadan ikiye bölerek ve tam oradan gürül gürül akan bir derya geçirerek cezalandırmış.. Aşıkları da, hiç değilse bir birilerini görmeyerek unutmalarını sağlamak için birini şehrin bir yakasına, diğerini de öbür yakasına mahkum etmiş.
Halk böyle bir cezayı neden hak ettiklerini bir türlü anlamamış. Bir kısmı evinden barkından olmuş, bir kısmı ise işinden gücünden.. O günden sonra şehirde yaşayan kimsenin kendine bile hayrı dokunmaz olmuş.
Aşıklar bir birilerini unutmak şöyle dursun her gün daha da artan bir tutku ile en azından uzaktan suretlerini görebilmek için çareler aramışlar. Kadın Doğu'dan gelen kervanlardan bir şeyler bulmaya çabalarken, adam Batı'nın nimetlerinden medet umar olmuş. Her gün bulundukları yakaların burnuna kadar gelip aşağı yukarı yürüyerek ve karşı tarafa bakarak saatlerini geçirir olmuşlar.
Bu delice çırpınışları bir zaman sonra şehir halkının da ilgisini cezbetmeye başlamış. Bunca zaman ayıpladıkları, eziyet ettikleri bu iki insana günahkar gözüyle baktıkları için suçluluk duymuşlar. Bir müslüman genç ile ecnebi, evsiz barksız, hoppa bir kızın sevdaları kabul edilemez bir durum iken git gide artan bağlılıkları onları daha makul olmaya itmiş.
Tanrı tüm bunlar olurken şehri izlemeye devam ediyormuş. Çünkü, Tanrı'nın insanlara verdiği üç büyük mucizeden biri imiş Aşk ve O bu mucizenin böyle harcanmasına seyirci kalmamış asla..
Günlerden bir gün, çok soğuk geçen bir kışın ortasında, tüm zor şartlara rağmen kıyıya gelen aşıklar dikkatle bakınca suyun akmadığını fark etmişler, zaten onları yüzerek kavuşmalarına mani olan bu dehşet akıntı imiş. Aşıklar dayanamayıp dokunduklarında suyun taş kestiğini anlamışlar. Anlaşmışlar gibi her ikisi de aynı anda bir adım atmış karşı yöne doğru. Sonra bir adım daha, bir adım daha.. Uzaktan siluetlerini görür gibi olduklarında damarlarında şok edici bir heyecan peyda olmuş ve çağlayarak akan sevinçlerini bastırmaya gerek dahi duymadan koşmaya başlamışlar. Sonunda kavuştuklarında yıllar süren bir kucaklaşmaya sahne olmuş buz kesen deniz. Hiç konuşmadan anlatmışlar ne kadar sevdiklerini, özlediklerini.. Sonra bir hüzün takılmış boğazlarına, ne kızın tarafında yaşamak mümkünmüş artık ne de adamın. Ayrılmak zorunda olmanın ateşi yakmaya başlamış ikisini de.
Onlar bunu düşündükleri sırada ayaklarının altından bir ses duyulmuş; nazik bir kırılma sesi.. İşte o an idrak etmişler bu kavuşmanın sonsuza dek süreceğini. Buz yavaş yavaş çatlamış ve altındaki su içeri davet etmiş onları. Bir birilerinin gözlerine bakarak ve yek vücut olarak suyun davetini kabul etmişler. Kırılan buz onlar sulara gömüldükten sonra eski haline dönmüş ve su, çağlamasından ödün vermeden akmaya devam etmiş. O günden sonra boğazın suları aşıkları efsaneleştirmiş, her ay dolunay günleri suyun dışına çıkıp elele şehri seyre çıkarlarmış. Dünyanın sonuna değin mutlu yaşamışlar.
Ece'10

2 Haziran 2010 Çarşamba

Gece II

Gece.. Karanlıkta kaybolmuş, sessizliğin gürültüsünden çıldırmak üzere. Ne var ki artık geri dönüşü olamaz hiçbirşeyin.. Issız bir odada dizlerini karnına çekmiş bir köşede oturuyor. Bir ses, bir nefes bekliyor. Gün'ü düşünüyor zaman zaman ama duygusal olunacak zaman değil. Kafasındaki seslerden bir kurtulsa.. O zaman daha mantıklı görünecek herşey ama şimdi bütün uğursuzluklar pusu kurmuş hareket etsin diye onu izliyor. Gece hareket etmeye korkuyor. Sanki gözünü kırpsa etrafındakiler paramparça olacak. Sanki ağzını açsa çıkan sesler tüm dünyada yankılanacak. Ödü patlıyor birileri onu farkedecek diye.. Ne kadardır böyle duruyor? Bir dakika, bir saat, bir hafta..? Zaman mefhumunu kaybetmiş, dolabın içinde gördüğü o renkli ve eğlenceli görünen gezegene adım atmış ve attığı anda pişman olmuş, şimdi geri dönemiyor. Yapacağı tek şey biri onu bu kaostan çekip alana kadar burada olmanın güzelliklerini görmeyi denemek..
Herkes 'çok güçlüsün, sen halledersin, bak neler becerdin bugüne değin' deyip sırtını sıvazlamayı bildi de bir kişi de çıkıp 'yahu senin canın hiç mi acımaz arkadaş?' diye sormadı. Onun hayatta ki misyonu göğsünü gere gere yaşamaktı; herşeye, herkese inat ve başarılı olmaktı..
Halbuki öyle kırılgan ki yüreği. Birilerine tutunmaya, güvenmeye, yaslanmaya öyle ihtiyacı var ki.. Yo hayır kimse bilmemeli bunu, yoksa kullanırlar, korkmalılar Gece'den yoksa tüm emekler boşa gider. Evet kesinlikle en doğrusunu yaptı gitmekle, zaten o mel'un zamanlardan sonra ne bir insana, ne bir eşyaya, ne de bir fikre bağlanamadı. Tek korkusu birilerini üzmekti ve o da son çaresinin ardından koştu..
Düşünceleri ağırlaşıyor, ölmek mi bu acaba? Galiba uykuya teslim olacak, belki sabaha çıkmaz diye umutlu..
Ece'10

27 Mayıs 2010 Perşembe

Maskeli Balo

Neden gülüyorum ben böyle? Demek acılar da üst üste geldiğinde zevk vermeye başlayabiliyormuş.. Yoksa delirme alametleri mi bunlar? Belki de mazoşist yanımı keşfetmek üzereyim. Daha ne olabilir ki diye merak ettikçe birileri merakımı gidermek istercesine önüme yeni çıkmaz sokaklar çıkarıyor. Bir canavara dönüşüyormuş gibi hissediyorum. Şehri ele geçirmeye karar verdim. Kendilerini korumaya çalışan zavallı insanlar, bir yandan kaçıyorlar bir yandan da ellerine ne geçirirlerse bana fırlatıyorlar. Ancak ben öylesine mel'un bir canavar oluyorum ki onların her yaptığı gücüme güç katıyor. Gel gelelim ben yine de korkulan değil sevilen olmayı yeğliyorum yüzsüzce.. Ne tuhaftır ki insanlar büyük ve güçlü şeyleri sevemiyorlar, öyle yürekli değiller..
Bir fırtınanın içinde savrulup duruyorum, her yerim kan revan içinde, belki az sonra bayılırım.. Benimle birlikte fırtına da savrulan insanlar da var, seslerini duyuyorum ama suretlerini görmenin imkanı yok. Fırtına dindiğinde ölür müyüm yoksa beni fırlattığı yerde bir zaman sonra ayılıp yaralarımı sarmaya mı başlarım henüz bunu kestirmesi güç..
Dolapta ne çok maske saklıyormuşum meğer, aylardır her gün başka bir tanesini takıp çıktım sokağa. Şimdi hepsi eskidi, hurçlara doldurup sakladım, hem galiba artık onlara ihtiyacım da kalmadı.
Ece'10

25 Mayıs 2010 Salı

Gün ve Gece I

"Ne? Nasıl olur? Daha dün buradaydı! Nereye kayboldu bu kadın Allah aşkına? Çabuk bana telefonumu getir!"
'Ne yapacağım onsuz' diye geçirdi içinden. Aslında az çok tahmin ediyordu böyle olacağını ama bir türlü inanamamıştı gerçekten gideceğine. Onu bu hale getiren adamı elleriyle boğmak istiyordu. Direnmişti bu halden kurtarmak için, esasında bi ara kurtulur gibi de olmuştu ama tek bir olay herşeyi ters yüz ediverdi. İşte şimdi yapayalnız kalmıştı ne yapacağını bilemiyordu..
***
Gün ile Gece tanıştığında, Gün çok çaresiz bir hüzün içindeydi. Gece onunla haftalarca, aylarca ilgilendi, onu iyileştirmek için elinden geleni yaptı, başardı da.. Sonra aşık oldular birilerine ve aptal hayatlar yaşadılar uzunca süre. Gel gelelim her şey tepetaklak oldu aniden.. Bu sefer Gün'ün durumu daha kurtarılabilir vaziyetteydi, Gece'de kalan son gücüyle destek oldu ona.. Biraz eğlenip güldüler, yeni insanlar tanıdılar. Kimse göremedi Gece'nin vahametini, hoş o da kendini iyi sanıyordu ya..
Yoktu işte şimdi, nereye gittiğini söylemeden kaybolmuştu ortalıktan. Dönüp dönmeyeceğinden bile emin olamıyordu Gün. Bi an nefret etti ondan. Herşey darmadağınken böyle birşey yapmasını yediremiyordu. 'Hani dostumdun?' diye tısladı dişlerinin arasından. Üstelik hayalleri vardı, ümit vermişti; belki de mavi bir yolculuğa çıkacaklardı beraber..
***
Gün her zaman neşe saçardı etrafına. Bir türlü efkarlanamayan bir yapısı vardı. Kırılganlığını fitne fücurluğuyla gizlemeyi seçerdi. Şayet üzülürse susup bir kenara gizlenmektense yerine koyabileceği ne varsa denerdi korkmadan.. Gece'ye gelince; o da neşeliydi ama sadece mutlu olduğu zamanlarda. Genelde düşünceliydi. Karanlığı severdi adının getirdiği üzere.. O üzülünce safi bir kedere bürünürdü. Bu sebepten, kaçardı herkesten, onlara da sıkıntı vermemek için.
***
Gece'ye ulaşmanın mümkünü olmadığını anladığında, telefonunu yatağın üstüne fırlatıp söylenmeye başladı: "Afferin sana! Hep en iyisini sen bilirsin değil mi! Hiç bir bok bilmiyorsun aslında, hayatla savaşmaktan bile acizsin! Defol git, yüzünü bile görmek istemiyorum artık!"
Gün ne yapacağını bilemez halde kendini sokağa attı, neyse ki birşeyler paylaşacağı arkadaşları vardı.
***
Gece ise rüzgarın esintisini kendine kılavuz etmiş dolaşıyordu bilmediği bir kentin sokaklarında. Başarmıştı işte, yapayalnız kalmayı başarmıştı. Bundan sonra ne yapacağını bilmiyor, bilmekte istemiyordu. İçinde anlamını bilmediği bir huzur vardı. Doğru olan buydu ona göre. İçinde iki kadın vardı: Biri gözlerini kocaman açmış her şeye bilmeksizin bakan ufak bir çocuk, diğeri ise tam anlamıyla şeytan bir orospu. Hangisinin yaşamını sürdürmesine izin vereceğini bilmiyordu. Belki anlaşırlar ve birlikte kalırlardı. Zaman gösterecekti hepsini. Ne düşünmek ne hayal kurmak ne de konuşmak istemiyordu. Aklında bazı idealler vardı ve tüm sahip olduğu onlardan ibaretti. Şimdiden özlemişti geçmişini ama bu fayda getirmezdi. Denedi çünkü, sürekli sarpa sarıyordu yeniden başladığında..
Ardında bıraktıkları ne söylerse söylesin, o gülünden sorumlu olduğunu biliyordu. Gülü dayanabilirse, geri almaya gelecekti onu mutlaka..
Ece'10

Karanlık

Şafak sökerken ve o saatte daha da nankörleşen uykuyu yakalamak için var gücümle kıvranırken kulağıma çalınan bir şarkıyla giriverdin odama usulca. Tam kurtuldum derken, tam aydınlanırken odam kör karanlıklara boğuldum çaresizce. Bir çocuğa aşık olmanın cezası bu adım gibi biliyorum. Hayır artık alıkoymuyorum kendimi, ruhuma salık verdim, dilediği kadar acı çekebilir. Bir kaç araba geçiyor sokaktan, şarkıyı duymama bir müddet engel oluyorlar, derin bir nefes alıp dinlemeye devam ediyorum. Anılar peşimi bırakmıyor, bir barın duvarına sıkıştırılmış o komik notta yakalıyor bazen, bazen de bir kolyede.
Nasıl ki nehrin çağlayarak akmasına mani olamıyorsa taşlar, ben orada öylece dururken hayatta akıp gidiyor omuzlarımı yalayarak. Suya bakıyorum, belki bir gün çok kuvvetli akar da taşları söker yerinden ve beraberinde götürür gittiği yerlere.
Ece'10

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Jojo

Gülünden sorumlu olmak kolay değil. Belki dünyayı gezip dolaşman gerek O'nun değerini anlamak için. Belki O'nu tamamen kaybettiğini anlamak..
Çok üzülmüştü Jojo, annesi hala uyuyordu o geldiği sırada. Sabahın kör karanlığında uyanmış, köpeğiyle kırlarda ufak bir gezintiye çıkmıştı. Çok yakınlarında terkedilmiş bir köy vardı, orası Jojo ve köpeği Dimo'nun oyun alanıydı. Mağaraların, ağaçların olduğu bir köy. Bir kaç hafta önce büyük amcalar sular altında kalacağını salık vererek sakinlerinin orayı boşaltması gerektiğini bildirmişti. Jojo ise o zamandan beri bir değişiklik farkedememiş, bunun büyük şans olduğunu düşünerek orayı kendine yer etmişti. O sabah gittiğindeyse suların gözle görülür miktarda yükseldiğini gördü zavallı Jojo ve hayalleri paramparça oldu. Yine de bir parça ümit besleyerek yarın tekrar gelmeye karar verdi. Eve dönünce mışıl mışıl uyuyan annesinin yanına bir yumak gibi kıvrıldı Jojo. Annesi uyandı, gözlerinin kıpkırmızı olduğunu görünce sordu ona neler olduğunu.. Herşeyi anlattı annesine. Annesinin yüzünde ufak bir gülümseme gördü ve sinirlendi Jojo: 'Ben sana kaybettiğim şeylerden bahsediyorum, sen ise gülüyorsun. Haksızlık bu!' dedi ve bi hışım çıktı odadan. Çimenlerin üstüne attı kendini, bağdaş kurup oturdu, yüzünden mutsuzluk akıyordu. Annesi de ona güzel bir kahvaltı hazırlayıp telaşsızca yemesi için bir tepsiyle sokuldu yanına ve konuşmaya başladı: 'Güzel kızım, Jojo'm, seni öyle iyi anlıyorum ki.. Bende senin yaşında böyle bir kayıp yaşamıştım. İnsan bazı şeyleri kaybettiğinde ardından güzel bir şeyler gelebileceğini düşünemiyor bile. Düşünsene bir, su da neler yaşar? Binlerce çeşitli canlı yaşar suyun içinde; balıklar, böcekler, bitkiler.. Oysa sen bunların yaratacağı zenginliğin hayalini kurmak yerine kupkuru mağaralar için endişe ediyorsun. Şimdi güzelce kahvaltını et ve söylediklerimi düşün.' Jojo o günü kahvaltıdan sonra da orada oturarak geçirdi. Ertesi sabah Dimo'yu önüne katarak ıssız köyü tekrar ziyaret etti. Ancak gördüğü tek şey suyun daha da yükseldiği oldu. Sonrasında uzunca bir zaman o tarafa yolu hiç düşmedi. Bir kaç ay sonra tüm cesaretini toplayıp annesinin söylediklerine de tamamen hak vermiş olarak yine gitti köye. Şimdi pırıl pırıl bir su görüyordu karşısında. Minicik ve rengarenk balıklar yüzüyordu içinde. Daha önce görmediği ve biçimlerine hayran kaldığı bir sürü canlı vardı. Jojo'nun yüzü aydınlandı birden. Burada öğreneceği pek çok yenilik vardı. Koşarak eve döndü ve annesinin boynuna atladı heyecanla ve anlatmaya başladı gördüklerini bir bir.
Ece'10

Tılsım

Küçük bir köyde yaşıyordu heykeltıraş. Doğuştan yeteneği vardı sert maddelere şekil verme konusunda. Dünyayı gezdi bu kabiliyeti sayesinde. Övgüler, ödüller aldı. Gezerken bi kadına aşık oldu ülkenin birinde. Tükettiler birbirilerini zaman içinde ama sevmekten vazgeçmedi adam. Sonra bir gün Heykeltıraş'ın çok sevdiği bir dostu aldı kadını O'nun elinden. Üstelik kadın da itiraz etmedi. Adama neşeyle el salladı giderken. Bununla da kalmadı hayatın sillesi, her geçen gün daha da zorlaştırdı yaşamı adam için. Güveneceği kimse kalmayana kadar, vurdukça vurdu. Gönlü kırıldı, hayata küstü, işinden vazgeçti. Sonunda en tasasız yerin çıktığı köy olduğuna karar verip pılını pırtısını topladı düştü yollara. Dönerken pek çok şey gördü. Dağın tepesinde yaşayan budistler, huzuru bulmak için kendini kırlara vuran insanlar.. Köye döndükten sonra uzunca bir zaman kimseyle konuşmadı Heykeltıraş. Öyle kırıktı ki ruhu, ömürünün sonuna kadar boynu bükük yaşayacağına kani oldu.. Uzun yıllardan sonra bir gece uykusundan tuhaf bir rüyayla uyandı. Rüyasında tılsımlı bir kuş yaptığını gördü. Hemen kolları sıvayıp tezgahının başına geçti. Gözlerini kapayıp şekil vermeye başladı, ve ruhundaki tüm kırgınlıkları parmaklarının ucundan Kuş'a aktardı; bu Kuş asla kaybolmayacaktı yeryüzünden, bulan doğru insansa hep onda kalacaktı, şayet hayatı böbürlenmekle, kalp kırmakla geçen biri ise, ellerinde paramparça olacaktı.
...
Güneş batıyor ufukta, suya şavkı vuruyor ışığının, ağır ağır yürüyorsun altın rengi kumsalda.. Ellerin cebinde, kalbin safi bir huzur içinde, o güne kadar herşeyi dosdoğru yaptığına inanıyorsun. Uzakta bi ışıltı çarpıyor gözüne. Adımlarını telaşsızca hızlandırıyorsun. Yaklaştıkça cisim biçimlenmeye başlıyor. İyice yanaşınca anlıyorsun ki küçücük bir Kuş; camdan oyulmuş.. Alıp almamak arasında tereddüt ediyorsun. Seni tanıyanlar biliyor, hayatına giren herşeyi un ufak ettiğini. Etrafına şöyle bir göz gezdiriyorsun, derin bir nefes alıyorsun; seni tanıyan kimse yok. Elini uzatıyorsun yavaşça, alıyorsun kuşu olduğu yerden. İncelemeye koyulup kıs kıs gülüyorsun "gördünüz mü bak bu da benim oldu işte" diyorsun dişlerinin arasından. Kuş'un tılsımlı olduğundan haberin yok.
Şaşkınlıkla bakakalıyorsun elinde tuzla buz olmuş heykele. "Zaten adi imiş" deyip ellerini birbirine sürterek yok ediyorsun güzelim Kuş'un kalıntılarını ve arkana bile bakmadan dönüp gidiyorsun birşeyleri daha paramparça etmek üzere.
Ece'10